Sükût

Hayli sessiz kaldım, bağışlayın…
Ne dilim söze gitti, ne elim kaleme.
Sükûtun nehrinde çıplak ayak, altın aradım.

Çünkü bazen susmak lazım!
Öylece susmak…
İç sesini duyana dek susmak…

Tüm lüzumsuz sözcüklerden arınana dek…
İçi boşalan sözcüklerin, anlamlarını yeniden hatırlayana dek…
"Günaydın” derken, “Aydın bir gün” dileyebilene dek;
Günaydın, yeniden “Günaydın” olana dek susmak lazım!

Susmak lazım.
Kendini, sözün bittiği yerde bulmadan önce, susmak.
Sözün tam ortasında…
Seni anlamayan birine, birşey anlatmaya çalışırken!
Boşverip, birdenbire susmak…
Üç yanlışın bir doğru ettiği yerde,
Boş kağıdı verip çıkmak lazım!
Sınav; hayatın hangi sınavıysa sınavı…
Bile bile kalmak lazım!

Kalmak…
Bir mevkiye, bir hırsa; bir “mutlaka” ya yetişmek için
koşturanların ardında, ama hayatın önünde kalmak…
Evet! Bazen kalmak lazım!
Bir sınavdan, bir erkekten, bir kadından, bir düşten, bir “mutlaka”dan, kalmak!
Ve, hayatın tam ortasına paraşütle atlamak lazım.
Dilini bilmediğin bir sabaha…

Sustum.
Boş sorulara, boş cevaplar bulmaktansa…
Boş sohbetlere, zoraki laf üretmektense,
Dolu dolu sustum, kendime.
İç sesimi duyana dek, sustum yine.
Anlatmaktan yorulur, susmaya susar ya insan.
Kana kana sustum, bir balık gibi…

Bazen susmalı insan.
Okyanuslardaki mahsun suratlı bir balık gibi, sadece yüzmeli.
Hayatın sesini daha derinden duyana dek…
Hangi fırsatın, hayat
hangi fırsatın, yakalanmak olduğunu anlayana dek, oltalara sus geçmeli.
Yem ne kadar büyük olursa olsun, eğer; ucundaki kendimiz değilse…

Sorsalar, seviyoruz kendimizi.
“Ben” diyoruz, “Benim” diyoruz, “Bence” diyoruz.
Ne çok anlatıyoruz kendimizi.
Oysa, anlattığımız kendimiz miyiz? O da şüpheli!
Kendimizle en son ne zaman dertleşmişiz ki?
Ne zaman dünyaya susup, içimizi dinlemişiz ki?
Ruhumuzu , ne zaman güneşte kurutmuşuz ki?

Çoğumuz, sırt ağrısı ile uyanıyor sabahları.
Bilmiyoruz ki, o ruh ağrısı.
Düşlediğimiz değil, yüklendiğimiz hayatın kamburluğu.
Kendimize borçlu olduğumuz hayatın, ruh ağrısı…

Bazen susmalı…
Sırtını dikleştirip, omuzlarını geriye atmalı.
Derin bir nefesle dolmalı, kuşlara dek…
Bayrak taşıyan bir asker gibi göğsünü gerip,
kendini yeni bir hayata, kendi olma zaferine taşımalı.

Uzaklara gitmeye gerek yok, içine doğru…
Susup, kendini dinleyerek…
Ruhu sandığından çıkarıp, güneşte kurutmalı.
Ertelenen düşlerin küf kokusu, uçana dek…

İzleyiciler

Bu Blogda Ara