

KAN LEKESİ
Kurban Bayramı geçti, ben kaldım.
Ruhuma sıçrayan kanın, lekesiyle…
Çaresizliğin kısa ipine bağlanmış, kurbanlık duygusuyla…
Karnımda dönüp duran, kör bıçakla…
Nereye baksam, bayramın kanlı/işkenceli yüzü.
Gözlerimi kapatıyorum; İstanbul Boğazı kana bulanmış.
Gözlerimi açıyorum: Şanlıurfa’daki boğa ben olmuşum, kaçıyorum!
Kasabın soluğu ensemde!
Kaçabileceğim bir yer yok…
Bu gerçeğin bir parçasıyım.
Bu ülkenin insanıyım.
Başka ülkem yok! Türküm, Doğruyum, Çalışkanım!
Gözlerimi kapatıyorum…
Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum.
Yürekteki kelebekleri uçuran “şeyler”…
Umutlu, uygar, aydınlık, insana yakışır şeyler.
Olmuyor, nafile!
Ruhumda kan lekesi…
Gözlerimi açıyorum!
İnsanımın, hayvana yaptığına –yine- inanamazken;
insanımın insanına –yine - yaptığı işkencenin haberi…
Bu kez; işkencenin kurbanları hayvanlar değil, insanlar!
Vahşeti haykıramayan…
Dili dönüp, yardım isteyemeyen engelli insanlar…
Üstelik, Çoçuk Esirgeme Kurumu’nun kanatları altında!
Zihinsel Engelli Bakım Merkezi’nde…
İşkenceci taşaronlara emanet!
Korumak ve esirgemek buysa… Devret gitsin!
Gözlerimi kapatıyorum…
İşkence gören engellilerle, göz göze geliyorum.
Başımı önüme, eğiyorum, utançla…
Gözlerimi kaçırabileceğim bir yer yok.
Başka ülkem yok!
Sorumsuz sorumlularla,
İşkencecilerle paylaşmak zorundayım.
Gözlerimi açıyorum.
Ellerimden kan sızıyor!
Oysa hiç bir insana/hayvana işkence yapmadım.
Kimsenin sırtında sigara söndürmedim.
Bıçak atmadım, kan akıtmadım, öldürmedim.
İşkenceye değil şefkate
öldürmeye değil, yaşatmaya inandım.
Ama işte, ellerimde vahşet kokusu…
İnsan olmaktan doğan bir suçluluk duygusu…
Nereye gitsem?
Ellerimi, yıkasam yıkasam.
Yaralı bir hayvan gibi can çekişen yüreğimi azat etsem…
Ruhumu yıkasam, arınsam.
Suya karışsam, gökyüzüne buharlaşsam…
Su…!,
“Su” sözcüğü; uzak bir anı ile akıp geliyor:
Yer; Ata’nın çok sevdiği Su Şehri, Yalova.
Atatürk Köşkü’ndeyim, elim annemin elinde.
Bir resmi seyrediyoruz, hayranlıkla.
Nurettin Niyazi’nin, “Kurşunlu Banyo ve Kadınlar”ı…
Önde; saf çıplaklıklarıyla kadınlar ve bir çocuk.
Geri planda, göz alabildiğine Kurşunlu Çayı Vadisi.
Ve sudan yansıyan o ılık, şifalı ışık…
O ışığa gitmeliyim.
Ama hemen! Hemen…
Annem de gelmeli benimle!
Gelir mi acaba? Yorulur mu? İster mi?
Beni kırmıyor, 75 yaşındaki Çınar…
Benden önce iskelede hazır!
Jetonlarımızı bile almış!
İlk ziyaretten, 35 yıl sonra
Ağır ağır çıkıyoruz, köşkün merdivenlerini.
Bir tören edasında… Eli, elimde…
Günler sonra ilk defa, güvenli bir liman, Ata’nın köşkü…
Bakımsız, yıpranmış ama hala orada!
Kapısı, sadece bizim için açılıyor. Kimsecikler yok…
Ve kapı açılır açılmaz, tam karşımızda:
“Kurşunlu Banyo ve Kadınlar” ve biz…
Yüzümüzde, o şifalı ışık…
Gözlerimi kapatıyorum…
Ne kadar yorulmuş ruhum.
Hep bu anda kalsam!
Ata’nın Köşkünde, bu resmin içinde…
Olmaz çocuk!
Ata ne der: “Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir halettir, fakat insanda yorgunluğu yenebilecek mânevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.”
Yürümeye devam…
Ruhuma sıçrayan kanın, lekesiyle…
Çaresizliğin kısa ipine bağlanmış, kurbanlık duygusuyla…
Karnımda dönüp duran, kör bıçakla…
Nereye baksam, bayramın kanlı/işkenceli yüzü.
Gözlerimi kapatıyorum; İstanbul Boğazı kana bulanmış.
Gözlerimi açıyorum: Şanlıurfa’daki boğa ben olmuşum, kaçıyorum!
Kasabın soluğu ensemde!
Kaçabileceğim bir yer yok…
Bu gerçeğin bir parçasıyım.
Bu ülkenin insanıyım.
Başka ülkem yok! Türküm, Doğruyum, Çalışkanım!
Gözlerimi kapatıyorum…
Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum.
Yürekteki kelebekleri uçuran “şeyler”…
Umutlu, uygar, aydınlık, insana yakışır şeyler.
Olmuyor, nafile!
Ruhumda kan lekesi…
Gözlerimi açıyorum!
İnsanımın, hayvana yaptığına –yine- inanamazken;
insanımın insanına –yine - yaptığı işkencenin haberi…
Bu kez; işkencenin kurbanları hayvanlar değil, insanlar!
Vahşeti haykıramayan…
Dili dönüp, yardım isteyemeyen engelli insanlar…
Üstelik, Çoçuk Esirgeme Kurumu’nun kanatları altında!
Zihinsel Engelli Bakım Merkezi’nde…
İşkenceci taşaronlara emanet!
Korumak ve esirgemek buysa… Devret gitsin!
Gözlerimi kapatıyorum…
İşkence gören engellilerle, göz göze geliyorum.
Başımı önüme, eğiyorum, utançla…
Gözlerimi kaçırabileceğim bir yer yok.
Başka ülkem yok!
Sorumsuz sorumlularla,
İşkencecilerle paylaşmak zorundayım.
Gözlerimi açıyorum.
Ellerimden kan sızıyor!
Oysa hiç bir insana/hayvana işkence yapmadım.
Kimsenin sırtında sigara söndürmedim.
Bıçak atmadım, kan akıtmadım, öldürmedim.
İşkenceye değil şefkate
öldürmeye değil, yaşatmaya inandım.
Ama işte, ellerimde vahşet kokusu…
İnsan olmaktan doğan bir suçluluk duygusu…
Nereye gitsem?
Ellerimi, yıkasam yıkasam.
Yaralı bir hayvan gibi can çekişen yüreğimi azat etsem…
Ruhumu yıkasam, arınsam.
Suya karışsam, gökyüzüne buharlaşsam…
Su…!,
“Su” sözcüğü; uzak bir anı ile akıp geliyor:
Yer; Ata’nın çok sevdiği Su Şehri, Yalova.
Atatürk Köşkü’ndeyim, elim annemin elinde.
Bir resmi seyrediyoruz, hayranlıkla.
Nurettin Niyazi’nin, “Kurşunlu Banyo ve Kadınlar”ı…
Önde; saf çıplaklıklarıyla kadınlar ve bir çocuk.
Geri planda, göz alabildiğine Kurşunlu Çayı Vadisi.
Ve sudan yansıyan o ılık, şifalı ışık…
O ışığa gitmeliyim.
Ama hemen! Hemen…
Annem de gelmeli benimle!
Gelir mi acaba? Yorulur mu? İster mi?
Beni kırmıyor, 75 yaşındaki Çınar…
Benden önce iskelede hazır!
Jetonlarımızı bile almış!
İlk ziyaretten, 35 yıl sonra
Ağır ağır çıkıyoruz, köşkün merdivenlerini.
Bir tören edasında… Eli, elimde…
Günler sonra ilk defa, güvenli bir liman, Ata’nın köşkü…
Bakımsız, yıpranmış ama hala orada!
Kapısı, sadece bizim için açılıyor. Kimsecikler yok…
Ve kapı açılır açılmaz, tam karşımızda:
“Kurşunlu Banyo ve Kadınlar” ve biz…
Yüzümüzde, o şifalı ışık…
Gözlerimi kapatıyorum…
Ne kadar yorulmuş ruhum.
Hep bu anda kalsam!
Ata’nın Köşkünde, bu resmin içinde…
Olmaz çocuk!
Ata ne der: “Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir halettir, fakat insanda yorgunluğu yenebilecek mânevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.”
Yürümeye devam…
