Kağıt Bayrak

23 Nisan’larda çocuklar, devlet büyüklerinin koltuğuna otururlar ya…
Bugün siz büyükler, onların yerine otursanız.
Sandalyenizi, Türkiye’nin tam orta yerine atsanız…
Ne görürdünüz?
Gördüğünüzden ne anlardınız?
Ülkesinin bir küçüğü olarak, mesajınız ne olurdu büyüklere?
Ve kendinize…

Bir çocuksun, adın Gökçen.
Baban, Asker!
Baban; güven, cesaret, onur.
Ve sen, daha bir çocuk…
Sandalyen, cenazenin tam orta yerinde.
Bir elinde madalyası, bir elinde Ergenekon İntiharı…
Baban… Son kez geçip gidiyor, yaşlı gözlerinin önünden…
Al bayrağı sarılı tabutun içinde, askerlerin omuzunda…
Suikast planlamakla suçlandığı, komutanın huzurundan…
Ardında bıraktığı o kara boşlukta, yitip gidiyor feryadın:
“Baba bizi bırakma..!”
Ata’nın kederli hayali de orada, cenazeyi izliyor.

Bir çocuksun, adın Zafer!
Sandalyen, Türkiye’nin tam orta yerinde…
Hesapsız, çıkarsız, saf memleket sevginle yalnız…
Kağıt bayrağın elinde, yüreklerin yangın yerinde…
Kormuş gözlerin kocaman soruyor:
Baban asker; Ata’nın izinde, emaneti: Memleket.
Baban gazi, baban şehit.
Baban asker, baban darbe, baban Ergenekon!

Bir çocuksun, adın Zafer!
Baban iktidar, baban muhalefet.
Baban polis; baban tazyikli su, biber gazı…
Baban işci; baban tekme, tokat, küfür.
Baban işçi, baban yarın işsiz
Baban çığlık, baban azar
Baban madenci, baban ölüm
Baban evin direği, patronun küreği…

Baban demokratik (!) tepki!
Baban gösterici, baban esnaf.
Baban molotof, baban satır
Baban Serap’ların; Ceylan’ların babası…
Baban bir Açılım bir kapanım…
Baban; Türk, Kürt, Alevi, Gürcü, Boşnak, Çerkes, Süryani…
Baban; Roman, Pomak, Arnavut, Rum, Musevi, Arap, Laz, Zaza, Ermeni
Baban “Ne olacak bu memleketin hali? “

Bir çocuksun, adın Zafer!
Sandalyen sallanıyor, Türkiye’nin yangın yerinde:
Gözlerin yanıyor, seçemiyorsun isten dumandan.
Kimin babası kimin babasını dövüyor?
Kim kimi kolluyor; kim kime çukur kazıyor?
Kim neyi yazıyor, neyi yazmıyor?
Kim, kimi yönetiyor?
Kim, kime parmak sallıyor?
Kim diretiyor, kim diretiliyor?
Kim konuşuyor, kim susarken…

Bir çocuksun, adın Zafer adın Gaip…
Cevapsız soruların ortasında, nasıl da mahsunsun.
Sanki, geleceğin parlak topunu kaçırmışsın elinden.
Büyüklerin, vurdum duymaz bahçelerine…
Patlatıp geri atmışlar, kucağına.
Elinde kala kala, kağıttan bayrağın…

Haydi şimdi bir mesaj ver bize!
Bugünün çocuğu yarının büyüğü…





















Fotoğraf : Birol Üzmez, “Madenciler”


GÜNEŞE GİTTİLER ...

Bursa, Mustafakemalpaşa’da…
Denetiminde eksiklikler bulunan,
Buna rağmen işleyen Bükköy kömür ocağında...
Patlatılan dinamitlerin tetiklediği grizu patlamasıyla…
19 işçi göçük altında kalarak can verdi…

Madencinin Şiiri;

Yüzünü hiç görmediğim, göçük altında kalan madenci; Ulu dedeme…
19 maden işçisine…
Ana babalarına, eşlerine, öksüz çoçuklarına…
Ve, bugüne dek yitirdiğimiz; 3 bin 414 maden işçisine, gözyaşımdır:

Madencinin Şiiri

Gözlerim kara
yüzüm kara
ellerim kara…
Madenciyim, kaderim kara!
Ekmeğim, yerin yedi kat altında.
Alnım açık yüreğim ak
kömür tozunun altında…

Güneş uyanmadan
başlar benim vardiyam:
Evden her ayrılış
sanki bir vedalaşma
evlatları uykuda öpüp
“Hakkını helal et.“derim karıma.
Olur da dönmem
dudaklarımda hep aynı dua…


Demir kapılar kapandığında
başımda kaskım, elimde kazma.
Haydi ! Bismillah…
Arkadaşlarla omuz omuza
yerin 7 kat altında
başlar, karanlık tünellerdeki
ecelle kovalamaca…
Bazen yakalarsın,
çekip alırsın ölümün elinden, kara elması.
Bazen yakalanırsın, kalırsın altında…
Göçer dünya üzerine
göçer, evinin çatısı
göçer, düşlerin …

Göçüğün altında
tepe lambasının hala yanan ışığında:
Ölümün sarı, acımasız yüzü…
Arsız sırıtır; ihmalle kol kola.
Sen kazandın dersin, aldın canımı sonunda
ama pazara götürme, alıcı çıkmaz!
Ucuzdur madencinin canı
bozdursan eve kaç ekmek ola?

“Boşver be” dersin, bu kadarmış!
yükselirken ruhun, arkadaşlarının yanına
aşağıda, acılı bir kalabalık...
Dualarla, göçen madenin kapısında…
Umutla bekleşiyorlar, kurtulan var mı acaba?
Aralarında, güneş yüzlü karın,
bir elinde oğlun, bir elinde kızın.
Oğlan okula başlayacaktı bu sene
Kızsa yarın basacaktı üçüne…
Eğilir, usulca öpürsün alınlarından:
Allah’a emanet olun.

Ben güneşe gidiyorum, kalın sağlıcakla…







Serap’ın Son Mektubu
Serap, öte dünyadan bir mektup yazsaydı:

Okuldan evime dönüyordum.
Annem çorbamızı ısıtıyordu,
Babam beni durakta bekliyordu:
Karanlık ya korkarım diye...
Molotof kokteyli ile yanarak düştüm.
Otobüsten, babamın kollarına.
Biletim ölüme miydi?

Yılbaşına çıkacaktım hastaneden
Annemin dokusuyla, dokuyorlardı beni.
Üniversiteyi kazanacaktım.
Geleceğime, yaralı bir kuş uçaracaktım!
Hayallerimden yanınca…
Tutunamadım mı hayata?

O tabutun içindeki ben miyim?
Bayrağa sarmışlar beni…
Al yemenimi örtmüşler başıma…
Ölüme gelin mi oldum?
Gazetenin biri; “Hürriyet” bu ya!
“Serap öldü videosu için TikTag’leyin” diyor!
Demek ki öldüm, kaç kontöre video oldum?
Tiktag’leyin ölümüm cebinize gelsin.
Seyredin, hakkınızı helal edin!

O tabutun içindeki demek benim.
En yakın arkadaşım Rojda
Cenazeme sarılmış bırakmıyor…
“Artık bunlar yaşanmasın, ne olur!” diye…
Ağlayarak, kime yalvarıyor?
Ya sen Ahmet Amca..?
Sen Ayna Teyze?
Cenazemde yoktunuz…
“Birileri düğmeye bastı” demişsiniz!
Düğmeyi mi kapatıyordunuz?
Öldüm ama anlamadım
“Demokratik Tepki” ye mi şehitim ben?

Tabutum çok soğuk üşüyorum,
İçerisi zifiri karanlık korkuyorum…
Seslerinizi duyuyorum, anlamıyorum!
Anne? Baba? Ağabeycim
Bu akşam eve dönmüyor muyum?
Kanarya Mezarlığı'nda işim ne?
Daha 17 yaşındaydım…
Hangi “2 yanlış 1 doğruya” şehitim ben?

Tabutum, çok dar sığamıyorum.
Apo’nun da hücresi darmış…
Yüreği dar olmasın?
Sığmaz çünkü bir yüreğe o kadar ceset!
Onca ölü bebek ve dinmeyen gözyaşı…
Nedir paylaşamadığınız anlamadım, ülke tek!
Hepimiz birken neden ayrılsın Kürt Türk’den?
Öldüm ama anlamadım…
Kimin savaşına şehitim ben?

Ağabeycim ağlama;
Bak 7 asker ağabeyim de burada.
Beni almaya gelmişler…
12 yaşındaki Ceylan kız;
Üniversiteli Aydın da yanlarında…
Aynı yere gidecekmişiz!
Bizden öncekilerin yanına...
Elele, o sonsuz ülkeye.

Ruhlarımız ;
tek bir yağmur olsa da yağsa!
Yağsa!
İçin için yanan, ülkemin üstüne…
Yağsa da dindirse, akan kanı…
Ana babalarının yüreğine düşen ateşi…
Terörü, kini, öfkeyi, vahşeti…

Yoksa, öldüğümüze yanarım…


http://www.yazete.com/Serap-in-Son-Mektubu-_31453.html


KAN LEKESİ

Kurban Bayramı geçti, ben kaldım.
Ruhuma sıçrayan kanın, lekesiyle…
Çaresizliğin kısa ipine bağlanmış, kurbanlık duygusuyla…
Karnımda dönüp duran, kör bıçakla…

Nereye baksam, bayramın kanlı/işkenceli yüzü.
Gözlerimi kapatıyorum; İstanbul Boğazı kana bulanmış.
Gözlerimi açıyorum: Şanlıurfa’daki boğa ben olmuşum, kaçıyorum!
Kasabın soluğu ensemde!
Kaçabileceğim bir yer yok…
Bu gerçeğin bir parçasıyım.
Bu ülkenin insanıyım.
Başka ülkem yok! Türküm, Doğruyum, Çalışkanım!

Gözlerimi kapatıyorum…
Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum.
Yürekteki kelebekleri uçuran “şeyler”…
Umutlu, uygar, aydınlık, insana yakışır şeyler.
Olmuyor, nafile!
Ruhumda kan lekesi…

Gözlerimi açıyorum!
İnsanımın, hayvana yaptığına –yine- inanamazken;
insanımın insanına –yine - yaptığı işkencenin haberi…
Bu kez; işkencenin kurbanları hayvanlar değil, insanlar!
Vahşeti haykıramayan…
Dili dönüp, yardım isteyemeyen engelli insanlar…
Üstelik, Çoçuk Esirgeme Kurumu’nun kanatları altında!
Zihinsel Engelli Bakım Merkezi’nde…
İşkenceci taşaronlara emanet!
Korumak ve esirgemek buysa… Devret gitsin!

Gözlerimi kapatıyorum…
İşkence gören engellilerle, göz göze geliyorum.
Başımı önüme, eğiyorum, utançla…
Gözlerimi kaçırabileceğim bir yer yok.
Başka ülkem yok!
Sorumsuz sorumlularla,
İşkencecilerle paylaşmak zorundayım.

Gözlerimi açıyorum.
Ellerimden kan sızıyor!
Oysa hiç bir insana/hayvana işkence yapmadım.
Kimsenin sırtında sigara söndürmedim.
Bıçak atmadım, kan akıtmadım, öldürmedim.
İşkenceye değil şefkate
öldürmeye değil, yaşatmaya inandım.
Ama işte, ellerimde vahşet kokusu…
İnsan olmaktan doğan bir suçluluk duygusu…

Nereye gitsem?
Ellerimi, yıkasam yıkasam.
Yaralı bir hayvan gibi can çekişen yüreğimi azat etsem…
Ruhumu yıkasam, arınsam.
Suya karışsam, gökyüzüne buharlaşsam…
Su…!,
“Su” sözcüğü; uzak bir anı ile akıp geliyor:
Yer; Ata’nın çok sevdiği Su Şehri, Yalova.
Atatürk Köşkü’ndeyim, elim annemin elinde.
Bir resmi seyrediyoruz, hayranlıkla.
Nurettin Niyazi’nin, “Kurşunlu Banyo ve Kadınlar”ı…
Önde; saf çıplaklıklarıyla kadınlar ve bir çocuk.
Geri planda, göz alabildiğine Kurşunlu Çayı Vadisi.
Ve sudan yansıyan o ılık, şifalı ışık…

O ışığa gitmeliyim.
Ama hemen! Hemen…
Annem de gelmeli benimle!
Gelir mi acaba? Yorulur mu? İster mi?
Beni kırmıyor, 75 yaşındaki Çınar…
Benden önce iskelede hazır!
Jetonlarımızı bile almış!

İlk ziyaretten, 35 yıl sonra
Ağır ağır çıkıyoruz, köşkün merdivenlerini.
Bir tören edasında… Eli, elimde…
Günler sonra ilk defa, güvenli bir liman, Ata’nın köşkü…
Bakımsız, yıpranmış ama hala orada!
Kapısı, sadece bizim için açılıyor. Kimsecikler yok…
Ve kapı açılır açılmaz, tam karşımızda:
“Kurşunlu Banyo ve Kadınlar” ve biz…
Yüzümüzde, o şifalı ışık…
Gözlerimi kapatıyorum…
Ne kadar yorulmuş ruhum.
Hep bu anda kalsam!
Ata’nın Köşkünde, bu resmin içinde…

Olmaz çocuk!

Ata ne der: “Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir halettir, fakat insanda yorgunluğu yenebilecek mânevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.”

Yürümeye devam…



I am raining! NY 2006/E.Z©

HAYAT TRENİ

Hepimiz, bir hayat treninde, yolcu…
Boş bulduğumuz, koltukta!
Farklı istikametlerden, aynı sona…

Pencereden akıp gidiyor, hayatımız!
O kadar hızlı…
Dün çocuk, bugün genç, yarın yaşlı!
Düşlerimize hep biraz gecikmiş,
hep biraz borçlu…
Ve sanki bir hayat seferi daha varmış gibi,
bir daha sefere ertelediklerimizle, yolcu…
Koltukta, sallana sallana
hayat sarhoşu!

Hepimiz, bir hayat treninde, yolcu...
Pencereden
dağlar, tepeler, ovalar, nehirler…
Pencereden
kentler, sokaklar, evler…
Pencereden ardımızda kalanlar
bazen, bir veda bile edemeden
son sözümüzü diyemeden…
Ve hep aynı bir sonraki istasyon umuduyla, yolcu…
Oysa, bazen rötarlı,
bazen hiç varamadan…

Hepimiz, bir hayat treninde…
Farklı istikametlerden, aynı sona!
Makas değiştirsende,

bir başka koltuk kapsanda…
Olsan olsan, Baş Makinist de olsan;
ne kadar düdük çalarsan çal, yolcu…
Sonunda, son bir “Düt”!
Ardından,
mendil sallayanın varsa ne mutlu.

Hepimiz, bir hayat treninde…
Hazır tren rayındayken,
pencerenin kenarındayken
tadını çıkar, yolculuğun…
Hayattan sana düşen manzaranın!

Koltukta uyuklamaktansa,
yaşama sarkmak lazım, beline kadar…
Sark sarkabildiğin kadar!

Ama söylemedi deme:
Hayat treninden sarkmak tehlikeli ve yasaktır!
Korkuyorsan, pencereden bak.



The Tree of Life/Gustav Klimt

Kâlp/Kulp

Kâlp var, ***
Kulp var..!
Kâlp atar “TIK tık da tık tık…”
Kulp atar, “KIt KIT kıt”

Kâlp; nara benzer!
Hatta, narın ta kendisi.
Bilmecenin de, ta kendisi!
“Çarşıdan aldım bir tane, eve getirdim bin tane!”
Kâlp, nara benzer:
Başkalarının üzüntüsüyle de bin, sevinciyle de bin…


Kâlp, gerçek aşkla çarpar…
Allah aşkı
İnsanlık aşkı
Memleket aşkı
Yaşama/Yaşatma aşkı
Ve narın geri kalanı, aşkın bin çeşidi…
Kulp, sahte aşkla atar!
Gün gelir, suçüstü yakalanır.
“Ben narım” der, oysa hormonludur!

Kâlp özgürdür, kanatları sonsuz…
Kulp; tutsak, kafestedir.
Kendinedir her çarpışı: KIT kıt..!
Güç, ün, ünvan, koltuk, mal, mülk, para… …
Kefenin cebine sığmayan ne varsa, ona : KIRT Kırt..!
Kâlpse, geldiği gibi gideceğini bilir bu dünyadan
Son bir : ”Tık…”

Kulp; ata dursun, Kıt Kıt
Hırs, hesap, kitap, çıkar…
Kâlp, bir nar alır çarşıdan döner.
Mutluluksa bin mutluluk
Kederse bin kederle; TIK Tık..

Kâlp bu!
Tek bildiği hesap, nar hesabı!
“Zaten, kâlp işinde para yok!
Para işinde kâlp yok.” der, güler geçer
Nar bu!
Kıpkırmızı, mayhoş, kokulu..
Nar gibi kâlp bu.
Bir sevdiğine, bin sarılır!
Bir sevdiğine, bin üzülür…
Bir sevdiğini, bin unutmaz

Kâlp gibi kâlp işte
Hormonsuz, eğri büğrü…
Bir tane/ bin tane!

Seninki kâlp mi? Kulp mu?
Onu da sen söyle!


*** Kâlbin, şapkasını giydirdim. Kalp olmasın, Kâlp olsun diye…
A’sının şapkası düşünce, anlamı çıplak kalıyor
.



The Illuminated Man Incoming NW Storm Photo by Steandeb
FIRTINA

Fırtınaya karşı yürüyorum.
Rüzgar, pardösümü çekiyor sırtımdan
direnmesem, önüne katıp götürecek.
Direnmesem…
Bulutlara karışır mıyım?
Yağmura…
Sıcak ve uzak bir diyara yağar mıyım?
Yağmam!
Direnmeye devam, fırtınaya karşı.

Yürüyorum…
Mısralar, güz yaprakları gibi
Uçuşuyor kafamda
toplasam bir şiir ederler mi?
Top bir ağaç gibi, bir şiir.
Şiir gibi top bir ağaç.
Göz alabildiğine bozkırda, bir başına.
Ve yeşil
dayatan kışa inat, yemyeşil.
Ne güzel olurdu, yazdığın gerçek olsa.
gerçeğin yazdığın olsa.…
Yürümeye devam, yaprak dökerken.

Yürüyorum
mendirekte bir adam.
baştan aşağı sırılsıklam, ama dik.
Dalgalarla patlıyor sesi, kayalarda.
Haykırdığı, denizle onun arasında
bilemem.

Mutlu bir tebessüm yayılıyor yüzüme
sanki haykıran benim
“Yeter Ulan!” diye.
Benim, sensin, ve bütün suskunlar…

Sükut altınsa da
Bazen haykırmak lazım!
Sesin, tüm sesleri bastırana dek.
Birileri, canına yettiğini duyana dek…

Ve arkanı dönüp,
pardösünün yakalarını kaldırıp
yürüyüp gitmek lazım…
Fırtınaya karşı, ama dik.



Sükût

Hayli sessiz kaldım, bağışlayın…
Ne dilim söze gitti, ne elim kaleme.
Sükûtun nehrinde çıplak ayak, altın aradım.

Çünkü bazen susmak lazım!
Öylece susmak…
İç sesini duyana dek susmak…

Tüm lüzumsuz sözcüklerden arınana dek…
İçi boşalan sözcüklerin, anlamlarını yeniden hatırlayana dek…
"Günaydın” derken, “Aydın bir gün” dileyebilene dek;
Günaydın, yeniden “Günaydın” olana dek susmak lazım!

Susmak lazım.
Kendini, sözün bittiği yerde bulmadan önce, susmak.
Sözün tam ortasında…
Seni anlamayan birine, birşey anlatmaya çalışırken!
Boşverip, birdenbire susmak…
Üç yanlışın bir doğru ettiği yerde,
Boş kağıdı verip çıkmak lazım!
Sınav; hayatın hangi sınavıysa sınavı…
Bile bile kalmak lazım!

Kalmak…
Bir mevkiye, bir hırsa; bir “mutlaka” ya yetişmek için
koşturanların ardında, ama hayatın önünde kalmak…
Evet! Bazen kalmak lazım!
Bir sınavdan, bir erkekten, bir kadından, bir düşten, bir “mutlaka”dan, kalmak!
Ve, hayatın tam ortasına paraşütle atlamak lazım.
Dilini bilmediğin bir sabaha…

Sustum.
Boş sorulara, boş cevaplar bulmaktansa…
Boş sohbetlere, zoraki laf üretmektense,
Dolu dolu sustum, kendime.
İç sesimi duyana dek, sustum yine.
Anlatmaktan yorulur, susmaya susar ya insan.
Kana kana sustum, bir balık gibi…

Bazen susmalı insan.
Okyanuslardaki mahsun suratlı bir balık gibi, sadece yüzmeli.
Hayatın sesini daha derinden duyana dek…
Hangi fırsatın, hayat
hangi fırsatın, yakalanmak olduğunu anlayana dek, oltalara sus geçmeli.
Yem ne kadar büyük olursa olsun, eğer; ucundaki kendimiz değilse…

Sorsalar, seviyoruz kendimizi.
“Ben” diyoruz, “Benim” diyoruz, “Bence” diyoruz.
Ne çok anlatıyoruz kendimizi.
Oysa, anlattığımız kendimiz miyiz? O da şüpheli!
Kendimizle en son ne zaman dertleşmişiz ki?
Ne zaman dünyaya susup, içimizi dinlemişiz ki?
Ruhumuzu , ne zaman güneşte kurutmuşuz ki?

Çoğumuz, sırt ağrısı ile uyanıyor sabahları.
Bilmiyoruz ki, o ruh ağrısı.
Düşlediğimiz değil, yüklendiğimiz hayatın kamburluğu.
Kendimize borçlu olduğumuz hayatın, ruh ağrısı…

Bazen susmalı…
Sırtını dikleştirip, omuzlarını geriye atmalı.
Derin bir nefesle dolmalı, kuşlara dek…
Bayrak taşıyan bir asker gibi göğsünü gerip,
kendini yeni bir hayata, kendi olma zaferine taşımalı.

Uzaklara gitmeye gerek yok, içine doğru…
Susup, kendini dinleyerek…
Ruhu sandığından çıkarıp, güneşte kurutmalı.
Ertelenen düşlerin küf kokusu, uçana dek…




Dünya Hali

Hangi ırk, renk, dil, din ve kültürden olursa olsun; iki yabancı,
aynı dilde gülümserler, yeni doğan bebeklerine.

Hangi anne olursa olsun; aynı sevdanın ninnisiyle uyutur bebeğini.
Aynı kutsal aşkla, sunar sütünü. Ne kadar büyüse de evladı, hep çocuktur gözünde.

Hangi çocuk olursa olsun; dizlerinin üzerine düştü mü “Anne” diye ağlar.
“Anne” diye uyanır korkulu rüyalardan. Aynı tarifsiz huzuru bulur, anne kokusunda.

Hangi takımın kalecisi olursa olsun; kalesini aynı tutkuyla savunur.
Ellerinden kayıp giden son dakika golünün ardından, aynı yenilgiyle bakar türbünlere.

Hangi denizin balıkçısı olursa olsun, aynı hayal kırıklığıyla toplar boş ağlarını.
Rastgelmemiş bir günün sonunda…

Hangi ordunun komutanı olursa olsun; aynı memleket aşkıyla savunur toprağını.
Ve, aynı; çaresizlikle yıkılır, kaybettiği askerinin ardından…

Hangi dinden olursa olsun, kul; aynı ümitle mırıldanır dualarını.
Ya da ateisttir, aynı red duygusunda.

Irk, renk, dil, din ve kültürümüz ne olursa olsun; aynı değerler bir insanı “insan” yapar!
Ama aynı ulustan, dinden ve dilden de olsak da, aynı dili konuşamayız çoğu zaman.
“Canım” diyene, “Canın çıksın” deriz.

Oysa beyaz tenlisi siyah tenlisi,
Çekik gözlüsü badem gözlüsü,
Kısası uzunu, yaşlısı genci, engellisi sağlamı,
Alaskalısı ya da Ankaralısı,
Çerkesi Kürdü, Sünnisi Alevisi; aynı canı taşırız bedende.
Aynı heyecanla çarpar yüreğimiz, aşka düştüğünde.
Aynı kederle sıkışır, terkedildiğinde…
Aynı damarlarımız tıkanır, hayatın birikmişliğiyle.
Ve; aynı “dönülmez ufka” uğurlanır son nefesinde.

Biz! Aynı ufkun, farklı yolcuları..!
Nereli, kim ve ne olursak olalım, insan olmanın ortak sancılarını paylaşırız.
Benzer kaygılar, ümitler, öfkeler, hırslar, düşler ve düş kırıklıklarımızla
aynı dünyanın içinde döneriz. Kendi çizdiğimiz sınırların tutsaklığında…

Döneriz de, dünyayı paylaştığımızı çoğu zaman unutarak.
Saygısız birer misafir gibi, dünyanın konukseverliğini kötüye kullanarak.
Savaşlarla kazandığımız dünyanın topraklarını, sahiden de kendimizin sanarak..!
Yok ederek, yıkarak, sömürerek.

Milyarlarcayız.
Ama pek azımız farkındadır, dünyada bir misafir olduğunun.
Bir karıncayla aynı yaşam hakkına sahip, bir misafir!
Pek azımız, sahip çıkar korur dünyayı, insanı insan yapan değerleri.
Bazen, insanlık vasfını kaybetmişlerle aynı yüreği taşıdığına isyan etse de
yine de vazgeçmez, “insan” olmaktan. “İnsan” kalmaktan!

Tükendiği yerde, ufka gülümser.
Bir bildiği vardır çünkü: Yaradan’la kul arasında…
Himalayalar ve Gökyüzü Haritası /Nasa

Gah Çıkarım Gökyüzüne /Esra Zeynep
En son ne zaman baktın gökyüzüne
Daha bu sabah mı? Hava nasıl diye…Bulutlar ne dedi sana? Şemsiye mi keten ceket mi?
Sorduğum o değil!
En son ne zaman, baktın göğün yüzüne?
Uzun uzun…
Mevsim baharsa; kuzeyden güneye, mevsim sonbaharsa; kuzeyden güneye üzerinden geçen göçmen kuşlara…
Yüreğini taktın mı, kara leyleğin kanadına
yoksa yelken mi açtın yırtıcı kuşların rüzgarında?
Yoksa havaya mı baktın kuşların göç mevsiminde, bugün hava nasıl diye?

Bugün hava güzel! Şemsiyeni unut, yağsa da ıslanırsın bir güzel!
Monoton ve kuru kalmaktansa, tepeden tırnağa sırılsaklam…
Baharlık iskarpinlerin eskir belki biraz, olsun eskisin.
İyidir bazen yüreği yağmur altında bırakmak. Serinler!
Gel yüreği gökyüzünün altına serelim.
Kul Nesim’i nin dediği gibi, gökyüzüne çıkalım; yeryüzüne de ineriz:
“Gah çıkarım gökyüzüne hükmeder kaftan kafa
Gah inerim yeryüzüne yâr severim kime ne”

Dönen Gökkubbe’ye çıktık bir kere, durmak olmaz!
Tam da alacakanlıkta, sonsuzluğun kapısında.
Batan güneşin ters ufkuna, dünyanın gölgesi vurmuşken…
Fuzûlî’nin Su Kaside’sini mırıldanmamak hiç olmaz!
“Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem 

Yâ muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su”
(Prof. Dr. A. Atilla Şentürk’ün yorumuyla:
Dönüp duran kubbenin rengi su rengi midir,
yoksa gözümden [akan] su devreden kubbeyi mi kaplamıştır, bilmiyorum. (…) Eskiler göğü ve felekleri yeryüzü üzeri ne kapanmış şeffaf kubbeler olarak tasavvur ediyorlardı. Şair bu şeffaf gökyüzünün su rengi oluşu 
ile gözünden akan sular arasında bir ilişki kurarak, sanki gerçeği bilmiyormuş gibi davranmakta ve "Bu gök kubbe su rengi mi, yoksa gözümden akan yaşlarla devreden kubbeyi su mu kapladı, bilmi yorum?" diyerek akan gözyaşlarının felekleri dahi kaplayacak kadar çok olduğunu vurgulamaktadır.)

Bende bilmiyorum…
Aklım karıştı mı gökyüzüne bakıyorum.
Işık kirliliğinden uzak bir köşede…
Ayın ötesine, evrenin çıplak gözle göremediğim, hissettiğim derinliklerine.
Samanyolunda yürüdüğümü hayal ediyorum.
Carl Sagan, yıldızlardan kopup geldiğimizi söyler.
Bakıyorum; bulamıyorum: Acaba hangi yıldızın çocuğuyum ben?
Kuyruklu Yıldızlar mı, Akan Yıldızlar mı, Tuhaf Yıldızlardan mıyım?
İnsan bir kere yıldız sarhoşu olmaya görsün, zor iner bir daha yeryüzüne.
Arar durur, geldiği yıldızı...

Ya sen? Hangi yıldızdansın *** ?

Faydalı Bilgiler ***
Ege Üniversitesi Gözlemevi’nin düzenlediği Amatör Astronomlar Yaz Okulu, yeniden okullu olmak ve gökyüzünün yüzüne uzun uzun bakmak için güzel bir fırsat olabilir: Her yaştan katılımcıya açık. Ya da, sizin için derlediğim linkleri araştırarak kendi gökyüzü rotanızı kendiniz çizebilirsiniz! Sözün kısası, uzay aracına gerek yok! Evreni merak etmeniz yeterli!
Türk Astronomi Derneği
http://www.tad.org.tr/astronomi2009/
Evrenin derinliklerinde hoş bir gezinti için:
http://hubblesite.org/gallery/
Nasa’dan günün astronomi fotoğrafı için:
http://antwrp.gsfc.nasa.gov/apod/
Timelessbeauty/Nasa
Esrarengiz Canlılar...
Hani bazen dünya üstüne üstüne gelir insanın.
Ne dışarıya çıkmak ister canı, ne içeriye sığar canı.
Oysa dışarıdan bakıldığında yolundadır hayatı.
Şükür, dermansız derdi yoktur ama can bu işte, sıkılır bazen!
Kimbilir hangi imkansız düşün kurdu düşmüştür içine.
Uykusunda bile kemirir insanı, “Kalk!” der, “Kalk beni gerçekleştir!”

Bende sıkılırım bazen, herkes gibi.
Bende uyanırım bir gece vakti ansızın.
İçimi dinlerim: Acaba, hangi düşüncesinin kuytusunda beni uyandıran şu kurtçuk? Bazen yakalarım suçüstü bazen kaçar gider beni kendimle bırakıp. O zaman, başucumdaki kitabı bırakıp kütüphaneme giderim, başka bir kitaba. Uzaklardan bahseden***
Dağılır canımın sıkıntısı!

Çoçukluk can sıkıntılarımız da meşhurdur.
Bahçeden eve çağrıldık mı başlar!
Kırmızı bisiklet alınmadıkça katlanarak artar!
Şekerleme kavanozu da saklandıysa; hele bir de üstüne bahçe cezasındaysak, artık can sıkıntısından patlamak an meselesidir. Başlarız, “Öf Pöf..! Canım Sıkılıyor..!” bozasını annemizin kafasında pişirmeye.

Bende yaman bir bozacıydım!
Bahçeden eve çağrıldım mı, başlardım “Canım Sıkılıyor!”
Yine böyle bir gün, hangi muzurluktan cezalıysam öfleye pöfleye dolanıyorum evin içinde. Annem, bir kitap uzattı gülümseyerek, “Al bakalım oku!” dedi, “Can sıkıntın kalmaz!” Kaçamak bir bakış fırlattım: Güliverin Maceraları /Jonathan Swift. Merak etsem de, inadım inat elime alıp bakmadım. Annemse, “İyi o zaman ben okayayım bari, bu Güliver denen adam tuhaf olaylar, garip yaratıklar, esrarengiz canlılarla karşılaşıyormuş!” diyerek, okuma koltuğuna keyifle yerleşti ve sanki ben hiç orda yokmuşum gibi içinden okumaya koyuldu.
Akşam güneşi güzel, şefkatli yüzüne vuruyordu. Yüzüne ve şimdi yaprakları sararmış kütüphanemde duran kitabın sayfalarına…
Annem, beni heveslendirmek için başladığı okuma oyununa kendini kaptırmış, Güliverin Maceralarına karışıp gitmişti. Bense kendi can sıkıntımla baş başa kalmıştım! Artık dayanamadım ve sordum “Esrarengiz canlılarla karşılaştı mı? Kimmiş onlar?”
Annemde çıt yok, eliyle sus işareti yapıp, iyice gömüldü kitaba. Artık dayanamdım, merak duygum inadıma baskın çıktı “Ben de bakacağım” diye heyecanla atladım kucağına! Birlikte karıştık Güliverin Maceralarına.

Okumayı söker sökmez, türlü türlü kitap almıştı bana ama ya yarım bırakmıştım ya kapağını açmamıştım. Ama o gün birlikte Devler Ülkesine gittik. Heyecanla çevirdik sayfaları, soluk soluğa okuduk satırları. Canımın sıkıntısı gerçekten uçup gitmişti ama kitap bittiğinde, yeni
bir sıkıntı buldum kendime! Bende gitmek istiyordum, Güliver’in gittiği yerlere! Hemen bahçeye çıkıp, esrarengiz canlılarla karşılaşmak istiyordum!

Annem, “Yarın çıkar, ararsın onları” dedi! Anlaştık, yarın bulamazsam büyüyünce uzaklara gidecektim! Çok uzaklara…

Gittim de. Gerçekten de varmış esrarengiz canlılar!

Meraklısına:
*** “(…) Kitaptaki denemeler evrenin uçsuz bucaksızlığında yol alırken, insan zihnini de araştırıyor. Çünkü Sagan’a göre gelecek yüzyıllarda karşılaşacağımız sorunları ancak bilimi ve duyguyu birleştirerek çözebiliriz.”
Kitaplarla, uzaklara gitmek isteyenler için nacizane bir öneri: Milyarlarca ve Milyarlarca/Carl Sagan Milenyum/Tübitak
Evrenin derinliklerine bir uzay gemisi kiralamak isteyenlere önerim:http://www.nasa.gov/multimedia/imagegallery





Richard Shilling



Taş Dile Gelirse...
Akıp duran bir deli derenin sakinlerindenim
Siyah gövdem beyaz
kamburumla, sade bir taşım.
Kimbilir ne zamandır buradayım, kaç yaşındayım?
Unutmak güzel...

Yaşlı ve büyük bir taşım işte, çocukları seven.
Gelip sırtıma otururlar bazı, aklım çıkar düşecekler diye.
Cansız saysanız da, yaşama sevinciyle ağır!
Dere yataklarımızdan koparıp, taş ocaklarında parçalasanız da;
çuvallara doldurup kiloyla satsanız da insanları seven...

Bir sözü vardır insanların “Taş olsa çatlar insan!”
Sanki duyguları yokmuş gibi bir taşın!
Oysa, tam tersi; insan olsaydı çoktan çatlardı taş...
Bakıp insanın doğaya yaptığına...

Yaşlı bir taşım işte, hatırlayınca yorgun...
Sular eskisi gibi değil, yarı gövdem derenin dışında.
Yeşil desen öyle mahsun, yaralı.
Gökyüzünü göremezdim eskiden, ne ağaçlardı onlar nefesin tutulur! Bir bir kestiler.
Pek gelmez oldu çocuklar, gölgede değilim artık belki de ondan.
Ya Karadeniz Alası ? * Vaktidir artık! Nerede kaldı?

Yine de güzel, ümit etmek...
Uzun bir kıştan sonra güneşi yüzümde hissetmek.
Tenimden süzülen sular, usul usul buharlaşırken;
bana ait bir şeylerin gökyüzüne ulaştığını düşleyip, gülümsemek...
İçimde bir kıpırtı, aşk dedikleri.
Belki de, bir balıktır o kıpırtı, geçerken yüreğime çarpan...
Dönmüştür deresine!
Derelerin Kardeşliği * adına !!!

Mayıs 2009 Esra Zeynep

* “Ülkemizin endemik türlerinden biri olan Karadeniz Alasının (Salmo Trutta Labrax Pallas 1811) İkizdere ve Fırtına derelerindeki başlıca yumurtlama alanlarının; kirlenme, kaçak avcılık ve dere yataklarının tahrip edilmesi sonucu bozulduğu tespit edilmiştir. “ E.Ü Su Ürünleri Dergisi

**Karadeniz bölgesindeki derelerin ve doğal hayatın çığlığı olmak üzere yola çıkan ve yılmadan büyük bir özveriyle mücadele veren Derelerin Kardeşliği Platformu’nu yürekten kutluyorum.







Esra Zeynep

Çocuktan Al Haberi

Asilerden bir asiydi, kalemi kırık...
Hangi cepheye yakın olursam bir parça daha toprak
Kalemi kime sıkarsam biraz daha güç;
Ne kadar belden aşağı vurursam o kadar isabet;
Ne kadar bayağılaşırsam o kadar başarı;
Gerçekleri ne kadar çarpıtırsam o kadar dürüstlerin
savaş meydanında "Tutunamayanlar"dandı.

Basındaki yaprak dökümünün aksine,mevsim bahardı.
Zaman susmaktı.
Zaman, alıp başını gitmekti buralardan...
Hatta, başını bile almadan, öyle hafif.

Gitti…
Zaten en iyi yaptığı şey; gitmekti, biraz daha ileri gitti !
Hafızasındaki tüm yüzler; sesler, adresler, sokaklar
Vapurlar, aylar, günler ve saatler silinene dek..
Tüm başlıklar, ünlemler, parantezler, üç noktalar...
Ve sözcükler ; harf harf buharlaşıp bulutlara karışana dek;
adını unutana dek gitti. Dağların ve tüm bildiklerinin ötesine…

Nereye gidersen git, kendini götürürsün derler.
Söz dinledi, gazeteciyi götürmedi.
Onu yıkıntılara terkedip, içindeki çocuğun elini tuttu.
Iskaladığı kelebeklerin peşisıra hayata koyuldular.
Hergünü bir uçurtma…

Çocuk meraklı, heyecanlı.
Yeni bir kalem aldı, ucu silgisiz!
Okumayı yeniden öğrendi, yazmayı.
Yeniden saşırmayı!
Ve hayata sormayı…

İşte o çocuk yazıyor şimdi biriktirdiklerini.
Gündemi, büyüklerin merak etmedikleri…

İzleyiciler

Bu Blogda Ara