Kağıt Uçak


Yarın yeni bir gün!
Esra Zeynep
İçimden yazmak gelmez bazen…
Kalemle göz göze gelmek bile istemem.
Gitsin bulmaca çözsün: Üç harfli bir sözcük!
Soldan sağa; yürekten memlekete:
Can/Düş/Kor/Kül/Acı/Tuz/Son
Tek taraflı  “aşk” mı yoksa?

Kalem, üç harfliyi araya dursun;
ben, kar körü… Boş kağıdın ıssızlığında.
Kara haberlerin dağlayan ayazında,
birlikte ve yalnız penguenler gibi.
Kıpırtısız, ufuksuz…
Ayak bastığım inançlar, hızla eriyor.

Ümitsizlik uykusunu getirir insanın.
Kendini bıraksan donarak ölmek!
Kalemimle bir ateş yakıp, ısınmalı.
Ama ben;  içimden gelmezse yazamam ki.
Kalemin ucu; yüreğin ucu.
“Yazsan ne olur, yazmasan ne olur?” kırılışında…

Yazsan ne olur?
Bütün cümleler kurulmuş.
Bütün sözcükler kullanılmış.
Söylene söylene, anlamlarını yitirmiş.
Meclisinde yumrukların konuştuğu ülkede, sözün değeri ne ola?
Bak ne güzel temsil ediyor, milletvekilin seni!
Uzun lafın kısası; tekme tokat yumruk ve küfürle.
Sende lafı uzatacağına; al eline patlak bir teneke!
Kalem yerine de bir tokmak: Vur ha vur!
Yeni bir şey söylemiş olursun: Türkçenin bittiği yerde Tenekece!

Yazsan ne olur,  kağıt uçağın kanatlarına?
Her yazını,  ilk yazın heyacanıyla uçursan da;
hiç bir şeyi değiştiremeyeceksin…
Kağıt uçağın, havalanırken düşecek.
Onların gökyüzünün yüzü yok çoçuk!
Ama…
Ya düşmezse? Bir yüreğe konarsa…
İşte bir “Ama” umuduna tutunurum 20 yıldır.
Bazen yazmak, suya yazmaksa da; memleketin suyudur!
Belki su akar; samanı önüne katar, şaştığı yolunu bulur.
Ah benim yedi canlı umudum!
Ya bir cümlem olsun;  işe yararsa?
Omuz verebilirse, bir dertlinin omuzuna.
Ses olabilirse bir sessiz çığlığa…
Bir eğriyi doğru kılabilirse… Kimbilir?
Ümidi kestiğim anda, bir okur mektubu gelir.
İçinde; ülkesine sevdalı bir yürek!
Ekmeği gibi dürüst, onurlu, farkında…
Tam ortasından bölmüş yollamış, kardeş payı!
Dumanı tütüyor, sıcak! Gözlerin dolar, ısınırsın.
Sağolsun; “Kalemine sağlık” demiş.  Ne büyük onur.

Bugüne değin ne yazdıysam, okumanıza borçluyum!
Sesimi, sesinize… Sağolasınız.
Yazete’den havalanan,  kağıt uçaklarımı da yakaladınız.
Kanatlarının ucunu yakıp, bana geri gönderdiniz.
Yalnız bırakmadınız, birlikte dertlendik; birlikte ümitlendik.
Memleketin hallerine.
İşte, bir yazı daha uçuruyorum!
Sizin alnı ak; gök  yüzünüze…

Sayın yolcularım!
Kağıt uçağım, bugün umutsuzluğun hava boşluğuna düşebilir;
ancak, yarın yeni bir gün… Yarından yakalayın!

Memleket Rüyası





Birdyman
Güzel bir rüya gördüm.
Güzel rüyalar, iyileştirir insanı.
Sancıyan yüreklere, serin sular döker.
Mutlu bir gülümsemeyle uyanırsın.
Uyanırsın da, uyanmak istemezsin!
Gözlerini yumarsın yeniden: “Açıl susam açıl!”
Nafile!
Rüyanın, kapısı kapanmıştır bir kere.
Kalırsın, kapının öte yanında: Gerçeğinle başbaşa.
Dudaklarında bir “Keşke!”yle.

Rüyamda, koca kanatlı bir kuşum.
Memleketin üzerinden uçuyorum.
Dağlarından, denizlerinden…
Hiç yanmamış ormanlarından!
Hiç kirlenmemiş, gür sularından.
Bereketli ekinlere gebe ovalarından.
Çiftçiler el sallıyor; coşkuyla!

Uçuyorum alabildiğine…
Şehirlerimin
Kasabalarımın
Köylerimin üzerinden…
“Ah bu ne mutlu mesut memleket” diyorum.
Herşey güllük gülistanlık!
Herkes güleryüzlü, tok; dertte neşede ortak!
Büyük bir aile gibi, meydanlarda el ele…
Kişisel/ülkesel barışın iç huzurunda!

Ülkede bir bahar havası.
Terör bitmiş; halk dağlarda piknikte!
Fabrika bacaları doğudan batıya tütüyor.
İşşizlik bitmiş; işveren iş verme kuyruğunda!
Merkez Bankası’nın kasaları dolmuş, taşıyor dövizle!
Ekonomi, ekonomik tüp olmuş. Her evde tıkırdıyor!
Bebekler borçlu değil; alacaklı doğuyor artık…
Sağlık Sistemi de Eğitim Sistemi de; sistem olmuş!
Okumayan yazmayan bir kargalar kalmış!
13’ünde İntihar Ağa ile evlendirilen kızlar; okumuş.
Milletvekili olmuşlar, yüzde 55 ile Meclis’te kadın erkek eşitliğini temsil ediyorlar!

Rüya bu ya!
Ergenekon bile bitmiş.
Yasama Yürütme Yargı dört dörtlük işliyor.
Temel Hak ve Özgürlükler herkese eşit!
İç barış ve dış barış kol kola.
O kadar süt liman ki ülke; asker savaş oyunu oynuyor bilgisayarda.
Polis desen öyle! Olaysızlıktan, tazyikli su ile meydanları suluyor:
Kaldırım bile çiçek açmış!
Gazetecilere uyku bastırmış, iyi haberlerin rehavetinden!
O kadar rüya yani!
Ülkede o kadar dert yok ki; bilim ve sanata ayrılacak bütçe tartışılıyor Meclis’te!
Tüm Meclis üyeleri, bilim ve sanatın; evrensel/ortak dilinde! Muhalefet ederken bile!
Elleri yüreklerinde; birbirlerini sevgi ve hoşgörü ile selamlıyorlar.
Kanatlarıma inanamıyorum!

O kadar dert yok ki; canı sıkılıyor vatandaşın!
“404 bana bir dert yarat” hatları kurulmuş!
Arıyorsun, sana bir dert söylüyorlar!
Alışmışsın ya, oturup dertleniyorsun.
“Muasır Medeniyet Seviyesini’ aştık ama Ay’a ilk biz çıkamadık birader” diye mesela!
O kadar dertsizlik!
Rüyada bile olmaz ama kuşum ya; uçuyorum!

Bir gazete manşetine konuyorum:
“İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde, dünya ülkeleri arasında 79’unculuktan ilk 3’e yükseldik!” ***
Kuşum ya, yüksekten uçuyorum!
Saatin alarmıyla vurulup düşüyorum, gerçeğe…
Güzel rüyamdan, sancılı bir kabusa…
Kuş filan değilim, iki ayaklı bir vatandaşım!
Umudumun kanatları kırık, ayaklarım bitkin…
Kalabalıkların arasına karışıyorum:
İnsani gelişmişlikte dünya ülkeleri arasında 79’uncu;
Yaşam Kalitesi Endeksinde 65’inci
Yolsuzluk endeksinde, 61’inci.
Kadın erkek eşitliğinde sondan 8’inci; Tonga ve İran ile yan yana!
40 yaşından önce ölenlerde, 50’nci ;
Basın özgürlüğünde, Angola’nın altında 122’nci;
Okur yazarlıkta 77’nci…
Ve, Dünya Mutluluk Haritasında 133. ülkemin kalabalıklarına karışıyorum…

Üstümden bir kuş geçiyor, kafamı pisleyerek!
Hayırdır inşallah! Yoksa şanslı günümde miyim?
Ey umut!
Ver bir piyango!
Ülkeme çıksın…


Huzurevi mi Ölümevi mi?



Ah benim ülkemin yaşlıları…
Bir yanda; huzurevinden ölüme atlayanlar…
Bir yanda; kötü muamele/dayak/işkenceye maruz kalanlar!
Ve…  Bir huzurevine sığınmak için sıra bekleyenler…



“Yaşlı Adam (83)…
(76)
(57)
(61)
(60)
(82)
(83)
Cemile Nine ve diğerleri…
Ötedekiler!

Hiç birini tanımam, bilmem.
Ellerini öpmedim, dizlerinin dibine oturmadım.
Yüzlerindeki çizgileri hiç okumadım.
Okusam ne derdi o çizgiler?
Nasıl bir hayatı;
nasıl bir yalnızlığı;
nasıl bir ölümü anlatırdı?

Esra ZEYNEP

Huzurevinde İntihar!
Eşi ve 5 çocuğu bulunan, Cemile Yanarateş’i (75), ailesi “Hastaneye götürüyoruz” diye kandırıp huzurevine yerleştirdi. Bunalıma giren kadın 15 gün sonra huzurevinin 5 katından atlayarak intihar etti”

Ninenin intiharı; ilk huzurevi intiharı değildi…
Hatta kanıksanmış haberlerden biriydi ki;
gündeminin 3. Sayfasından, geldi geçti…
Vicdanlarımızın 3. Sayfasından: Tek sütüna, manşet!
“Huzurevinde İntihar”, başlığıyla duyurulmuştu, diğerleri de…
“Yaşlı adam” ya da “Yaşlı kadın” sıfatlarıyla.
Parantez içindeki ömürleriyle; (72), (75),  (57), (83)…
Nedeni niçini; devletin huzurevlerinde  neler olduğu;
yaşlıların neden intihar ettiği sorulmadan parantez kapandı!
Cenazeleri, tek sütüna manşetten kaldırıldı!

Gazete arşivlerinde gezindim: 14 Ocaktan, son beş yıla dek.
Kimsesizlerin Mezarlığını ziyaret ediyormuşum, hissiyle….
Terkedilmişliğin, ayrık otlarının arasında:
“Huzurevinde işkence”
“Huzurevinde kötü muamele”
“Huzurevinde horlama cinayeti”
“Huzurevinde tuvalet kavgası” başlıklarında can çekişiyor;
“Huzurevinde İntihar” ve “Huzurevinde Şüpheli Ölüm” başlıklarının altında ise ölmüş,
yatıyorlardı.

Huzur İntiharları
“ 4 aydır Balıkesir Huzurevi’nde bulunan, yaşlı adam  kendini astı!
Yusuf Duman (72) yanında getirdiği ipi (…) “
“Kuşadası Belediyesi Huzurevi’nde barınan Lütfullah Semiz (76),  5. kattaki  hobi odasının penceresinden atlayarak intihar etti. “
“Afyonkarahisar Huzurevi’nde kalan yaşlı bir adam, girdiği bunalım sonucu 2. kattan atlayarak intihar etti. Yusuf Sert (70)”
“Konya’da huzurevinde kalan yaşlı kadın, 2. Kattan atlayarak intihar etti. Psikolojik sorunları olduğu iddia edilen Hesna Büyüktaş (87), beton zemine çakılarak, hayatını kaybetti.”

“Düzce/AkçakocaKızılay Yaşlılar Konukevinde, kaldığı odanın banyosundaki kalorifer peteğine asılmış olarak bulunan Salim Işık’ın (72) …”
“AFYON Huzurevi’nde yaşayan Kadir Karakin (57) ikinci kattan atlayarak intihar etti. Huzurevi sakinlerinin şaşkın bakışları arasında,kendini boşluğa bırakan yaşlı adam; olay yerinde hayatını kaybederken, intihar etmesinin sebebi ise öğrenilemedi.”
“Antalya’da üç ay önce özel bir huzurevine yerleşen 83 yaşındaki Hüseyin Üstol, üçüncü kattaki odasının balkonundan düşerek yaşamını yitirdi. Ölümü, şüpheli  bulundu.“
“Ümraniye’de, ruhsatsız bir huzurevindeki yaşlı bir kadının şüpheli ölümü aydınlandı. Huzurevinin sahibi  kadın ile 2 kardeşi hakkında, “ Taksirle ölüme sebebiyet vermek” ve “Gerçeğin meydana çıkmasını engellemek amacıyla suç delillerini yok etmek” suçlarından
2 yıl 6 aydan (…) “
“Çamlık Huzurevi önünde hareketsiz yatan yaşlı bir kadın gören vatandaşlar, durumu huzurevi görevlilerine bildirdi. Olay yerine giden huzurevinde görevli doktorlar tarafından ilk müdahalesi yapılan kadın, hastaneye kaldırılırken yolda hayatını kaybetti”
“Edirne Huzurevi’nde yaşayan ve 4 Gündür kayıp Olan 88 yaşındaki Ali Tek, arka bahçede ölü Bulundu. Balkondan düştüğü tahmin edilen yaşlı adamın cesedi, Edirne Devlet Hastanesine kaldırıldı.”
“İzzet Baysal Vakıf Huzur Evi sakinlerinden, Osman Kıraç’ın (71)  Bolu Valisi, İbrahim Akpınar’a dert yandı:  “Burayı yönetenler “çöplükten topladık sizi” diye konuştu. ‘Çöplükten topladık sizi’ lafı benim çok zoruma gitti. 25 tane hap yuttum intihar etmek için. Biz kimiz valim, bizi çöplükten alıyorlar!”

“Allahım canımı sen al!”
Köşeme sığdırabildiğim bu kadarı, daha onlarcası var!
Gidin bakın! Yüzleşin yaşlılığınızda sizi bekleyenle:
Öylece yatıyorlar, umursamazlığın dipsizliğinde…
Kimisinin ölümü 4 gün farkedilmemiş; bahçede bulanana dek!
Okudukça, insan insanlığından utanıyor.
Ölümden değil, yaşlanmaktan korkuyor.
Dedesinin duasını anlıyor, yıllar sonra: “Allahım canımı sen al!”

Ah benim ülkemin yaşlıları…
Bir yanda; huzurevinden ölüme atlayanlar…
Bir yanda; kötü muamele/dayak/işkenceye maruz kalanlar.
Ve… Bir huzurevine sığınmak için sıra bekleyenler…
Huzur bulmak umuduyla! Ama yetkililer ne yapsın, yer yok!
Dolup taşıyor, kapasitelerinin üzerinde/insani şartların altında hizmet veren huzur(suzluk)evleri:
“Sahip çıkılamayan yaşlılarımıza huzurevlerimiz yetmiyor!
Sosyal Hizmetler İl Müdürü Zekeriya Ertaş: Vatandaşların duyarsızlığı yüzünden sırada bekleyen yaşlılar kuruma yerleştirilemiyor. (…) Sadece, İzmir’de 220 yaşlı, huzurevi sırasını bekliyor…” AA

Cemile Ninenin sırası gelmişti!
O istemese de, ailesi onu bırakacak bir huzurevi bulmuştu:
“Ailesinin kendisini huzurevine terk etmesi üzerine psikolojisi bozulan ve sürekli ağlayan, kimseyle konuşmayan yaşlı kadına bir süre psikolojik destek verildi. 75 yaşındaki kadın dün akşam huzurevindeki odasında ailesinin kendisini terk etmesini hazmedemeyerek, kaldığı 5. kattaki odanın penceresinden aşağı bıraktı.”

Mezarı soğumadan, soruyorum:
15 gün önce gelen ve sürekli ağlayan Cemile Nine’nin ailesi niçin çağrılmamış? Destek veren uzmanlar, intihar psikolojisini sezmemişler mi? Sezmişlerse, ne yapmışlar?  Neden korumasız bir halde, 5. kata yerleştirmişler?
Hiç bir ihmal yok mu, Cemile Nine’nin intiharında?
Diğer yaşlılarımızın intiharlarında?
Başta SHÇEK ve tüm ilgilliler, elini yüreğine koysun Allahaşkına!
“Türkiye’de Yaşlıların Durumu ve Yaşlanma Ulusal Eylem Planı” nı hayata geçirmek için, kaç yaşlının daha ölüme atlaması gerekecek?
Cemile Nine ve diğerleri… Ötedekiler!
Hiç birini tanımam, bilmem.
Ellerini öpmedim, dizlerinin dibine oturmadım.
Yüzlerindeki çizgileri hiç okumadım.
Okusam ne derdi o çizgiler?
Nasıl bir hayatı; nasıl bir yalnızlığı; nasıl bir ölümü anlatırdı?

İntihar eden yaşlılarımızı nasıl bilirdiniz?
Kimi,  5 evladının yanına sığamamıştı.
Kimi, devlete sığınmıştı.
El Fatiha!
Hokkabaz’ın Koltuğu


Bir Ertuğrul Özkök Filmi
~32 kısım tekmili birden~

Perde, meşhur kükreyen aslanla açıldı.
Fakat, aslanın kafasının yerinde, Aydın Doğan’ın kafası vardı.
Kükrüyordu, ama sesi biraz daha kısıktı…

Sahneye, Ertuğrul Özkök girdi.
Genel Yayın Yönetmeni koltuğuna oturdu, film başladı.
20 yıl aynı koltukta, her rolün hakkını vererek oturdu.
Artık film o kadar uzadı ki, seyirci uyuyakaldı.
Arada bir gözlerini oğuşturup, manşetlere baktı; yine daldı.
Hangi Türkiye sahnesine figüran olduğuna, uyanamadı.
Sahneleri birbirine bağlayamaz oldu; şaşı oldu!

20 yıl sonra, dün…
Özkök, koltuğundan kalktı: “That was a good life” diyerek.
Anlamayan, bir bilene sordu: “Ne gut mu olmuş?”
“Yok yok, koltuk rahatmış” diye çevirdi, anlayan.
“Niye kalktı? Otursaydı forever/sonsuza dek” dedi, biri.
“Rahat batacak değil ya demek ki yay battı” dedi öteki.
Neyse ne, Özkök koltuktan kalktı; şezlonga geçti.
Üstünde, Tavşan Kardeş kostümü…
Kim, “Tavşan kaç!” dediyse, duyamadık.

(Tam burada müzik yükseldi: Patlak Dümbelek Korosundan Ertuğrul’a Şak Şak!
Söz/müzik: Anonim… )

Hürriyet Sitcom’un seyircisi, bu kadar dümbeleğe uyandı.
Sordu: Ne yani, sitcom yayından kaldırıldı mı?
Tekrarını yayınlamayacaklar mı? Soyunmayacaklar mı?
Üzülenlere müjde; Hokkabaz kılığındaki, Özkök’ten geldi:
“Tavşan Kardeş olamadım ama Hokkabaz oldum!”
Türk gazeteci arkadaşları, imajını ingilizce yorumladı:
“Ozkok, Forever/ Özkök, sonsuza dek…
You, you! You are good Ozkok/Sen, sen! Sen iyisin Özkök!”
“Sakal da yakıştı! What a carisma/Ne karizma!”
Hah hah ha/Hih hih hi/ Kih kih ki
Ve kopma… Veda yazıları için dağılma…

Sözün kısası, Ertuğrul Özkök hokkabaz oldu!
Halkın da beklediği buydu: Basına tüy diken bir hokkabaz!
Devamı, 2010’da! Bu basının sinemalarında!
Baş rolde yine Hokkabaz ve rol arkadaşları…
Vatandaş, mısırını aldı; gazete bayiilerine koştu!
Yorumlar duyuldu:
“Ay bayılıyorum bu sitcoma: Ertuğrul’un Çiftliği
Hanımın Çiftliği’nden daha sürükleyici!
“Aşk-ı Ertuğrul” da çekilecek mi acaba? “

Onu da çekerlerdi! Artık şaşırmazdık!
Ama önce sırada, Hürriyet’in yeni tanıtımı vardı.
Hürriyet’çiler ünlü fimlerin afişlerini canlandıracaktı.
Film seçkisi de, “Bir mum yak derdine bak” kabilindendi:
Baba
Organize İşler
Temel İçgüdü
Olağan Şüpheliler
Hürriyet Sinemasında bu haftaydı!
Pamuk Prenses ve 7 Cüceler’i beklemiyorduk, elbette.

Ama, biri film vardı ki, yazarların afişine sıralandıkları…
“Komplekssizlik” bu olamaz!
Kendini yermede, yerin dip noktası…
Reservuar Köpekleri…
Şiddet sinemasında, Quentin Tarantino’ya has bir kült!
Eli silahlı, 7 soyguncunun kanlı geri sayımı: Dan dan Dan!
Ağır şiddet, küfür, ihanet, cinayet, soygun, işkence…
Ve, aktıkça akan; kan kan kan!
Ve afişinde, soyguncu rolündeki Hürriyet’çiler…

Yanlış anlaşılmasın!
Yergim; Tarantino’nun filmine değil.
Aksine, her sinamaseverin arşivinde olması gereken, bir kült.
Benim itirazım, filmin gazeteci versiyonuna!
Kanlı soyguncu, oyuncu olduktan sonra…
Ne kadar rolüne bürünürse, o kadar iyi!
Ama bu ülkenin önde gelen kalemleri,
soyguncu rolündeki aktörlerin kafasını kesip;
yerlerine, kendi kafalarını montajlarlarsa…
Bu film, başka “film” olur!
Papağının ezberini bozan filmlerden hani…

Afişi bile, gerçeğinden daha havalı:
Ertuğrul Özkök, Fikret Ercan, Ahmet Hakan
Fatih Çekirge, Eyüp Can ve Uğur Cebeci.
Reservuar Köpekleri’nin, Hürriyet versiyonundan…
Ters ters bakıyorlar, belli dolular!
Sanki, bir yanlışımızı görseler, çıkarıp; bam bam bam!
Aman abi dedik, yan bakmadık.
Bu filme montajlanarak; ne Hürriyet’ini ilan ettiler, soramadık…
Yılbaşımızı kutlamışlar, anlamadık: Tırstık!

Bir başka fotoğraf ki; bakma, hemen yere yat!
Hürriyet Çetesi kuruldu da haberimiz mi yok?
Bu köşeyi de; eli silahlı, yeni Yayın Yönetmeni kesmiş!
Yani; Enis Berberoğlu’nun silahlı fotoğrafı…
Fotoğraf motoğraf, şeytan doldurur!
Ellerimizi yukarı kaldırdık: Teslim olduk!
Şakası bile elde patlar!
Hele gazetecinin elinde…
Bu kadarı, Tarantino’nun bile hayal gücünü aşar!
Dudak uçuklattık…

Anladık, gayet açık:
Sitcom sıkmış; artık, kara filme geçilmiş. Dan dan dan!
Ayşe’nin Temel İçgüdü’sü sönük kaldı, silahların patırtısında.
Belki de, her karesini ezberleyip; kanıksadığımızdan…
Oysa, Hürriyet’in Reservuar Köpekleri, gişede bir tarih yazdı!
Neyseki, Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’yi unutmuşlar!
Mezarında döndürmemişler…
Fotoğrafının kafasını kesip; akıllarına gelen role yapıştırmamışlar.
Bu da bir saygı! Saygıyla, eğildik…
Unutmuşlar mı; yoksa montajlayacak bir film mi bulamamışlar?
Onu da bilemedik.
Ehh, o kadar unutkanlık her hokkabazda olur dedik.

Ama pes! Biz böyle film görmedik!
Dilimizin bobini biter, bu film bitmez!
Ne “Hokkabaz”mışki; 20 yıldır, hokus pokus!
Yayın yönetmeni şapkasından, gazete çıktı derken; tavşan!
Tavşan çıktı derken, deve!
Deve hamuduyla kayboldu derken, yine gazete!
Aynı koltukta, 20 yıl hokus pokus!
İşin sırrı koltukta mı, koltukçusunda mı?
Oturanda mı oturtanta mı?
Toplumun aymazlığında mı?

Din don!
Haydi 10 dakika ara!
Şak Şaklayana
Yuhalayana
Suskun kalana,
“Patlamış mısır, alaska, Hürriyet, Frigo “

Buz gibi…

Esra ZEYNEP /www.yazete.com


Hokkabaz’ın Koltuğu 2

Bir Ertuğrul Özkök Filmi
~32 kısım tekmili birden~
2. Yarı

Filmin 2. yarısında, aslan inine çekilmiş, uyumaktadır.
Hafiften, horlamaktadır.

Ertuğrul Özkök’ün odasına bir adsız gazeteci girer.
Bir yalnız gazeteci: Ben ya da sen…
Koltuktan anlamaz; otursa düşer, hep ayakta!
Boş koltuğa bakmaktadır; boş boş…
Hokkabaz’ın koltuğuna!
İşin sırrını anlamaya çalışarak,
kendi kendine konuşmaktadır:

“Hokkabaz” kalktı.
Ben hala boş koltuğa bakıyorum, boş boş…
Sihrin sırrını, anlamaya çalışarak!
Nasıl bir koltuktu ki bu, tam 20 yıl oturdu?
Oturdu ama, gazeteciliğin neresine oturdu?
O orada oturdukça, gazetecilik nereden kalktı; nereye oturdu?
Sedat Simavi’nin, “Kalemine efendi kal, uşak olmamaya gayret et, mecbur kalırsan kır, sakın satma” ilkesindekiler düşe kalka; hatta hep ayakta kaldıkça…
Ertuğrul Özkök nasıl, 20 yıl aynı koltukta oturdu?

Koltuğa, yakından bakıyorum:
İçini dolduran malzemeye…
Astarı var mı? Çivisi çıkmış mı, toptan çivisiz mi?
Tekerlekli! Kendi merkezinde dönüyor.
Rengini seçemiyorum, olsa olsa bukalemun rengi.
Her dönemde, bir başka renk.
Kumaşı, leke tutmayan malzemeden, kaygan!
Koltukçusu, Aydın Doğan’ın elinden çıkma bir şahaser!

Manzarasına bakıyorum: Wonderful Turkey/Harika Türkiye
Bizim kırık sandalyelerden, başka bir Türkiye manzarası göründüğünden…
Bir daha bakıyorum: Özkök’ün hayali…
Manzaraya karşı ayaklarını uzatmış, at/ayı/maymun oynatıyor!
Koltukta koltukmuş sahiden!
Özkök’ün deyimi ile ne “Sitcom”muş!
Yani gazeteciliğin durum komedisi…

Peki şimdi ne olacak?
Durum komedisi burada bitti mi?
Baş rol aktörü, 20 yıl sonra koltuktan kalktı.
Bence, koltuk Basın Müzesine konsun.
Üstüne de; Ayşe Arman’ın, Ertuğrul Abisi’ne vedası konsun:

“Özkök Forever*
Biz hepimiz ondan çıktık.
Matruşka bebekler gibi.
Bir sürü yazar.
Ertuğrul Özkök bizi doğurdu (…)
Ben mesela, regl olduğum günleri, panter desenli yatak çarşaflarını yazan kadındım.
İnsanların küçümsediği, “Böyle de yazı mı yazılır?”dediği… O benim arkamda durdu.”

Ayşe Arman, çıplak itiraf ediyor:
“O bu toplumu dönüştürdü. “ (..)
Ve yazısı, toplumu/basın ahlakını dönüştüren; “Hokkabaz”a hayranlık, şükranlık, övgü ile uzayıp gidiyor.

Bu basının filmini, izleyeceklere hatırlatma:
“Kendi adına ve kendinden sonra gelecek kadın gazeteciler adına müteşşekkir olan” Arman’ın, hislerini paylaşmayan, kadın gazeteciler de var.
Kendi kendini, gazeteciliğin doğrularından doğuran!

Kadın gazeteci; erkek gazeteci…
Hokkabaz mantelitesinin doğurduğu;
Gazeteciye biçtiği /direttiği/sürüklediği sitcom rahmine…
Film afişlerinin,
arka kapak güzellerin yanına/kucağına/arkasına…
Hiç düşmemiş olanlar da var!
Şapkasından, sadace haber çıkaranlar.

İşte onların, Ertuğrul Özkök hislerine,
Özkök’ün doğurduklarının, “Özkök Forever*” vedası değil
Ancak doğuştan gazeteci; Umur Talu’nun, “Kovalar, Rahat Bırakmaz” yazısı/saptaması tercüman olabilir:


***(…) Bir insan, onca zaman elinde iyi, doğru, adil, hakkaniyetli, insani değerlere saygılı, haberin harbisine ve hakikisine sevdalı, sansüre öfkeli, başı dik, boynu dik, vicdanı hep tetikte bir gazetecilik yapma mekânı bulup da... Meslektaş canını bile yakan, belki epey parlatan ama çok hayat da karartan yöneticilik ve gazetecilik tarzını oportünizminin medcezirleri arasına katmışsa... Cezaevinde savunmasız insanların topluca katledilmesinden kimilerinin tek tek hedef haline gelmesine kadar, sonuçları açıkça istemeden de olsa, ille vesile olmuşsa... Gazetesini, gazeteciliği sık sık iktidar oyunları parçası; sivil veya askeri, ekonomik veya küresel kimi güçlerin senaryolarına kâtip veya aktör kılmışsa... Yalan, manipülasyon, sansür, otosansür, haber gizleme, manşet yamultma, iş takibi, kuyu kazma, ihbar etme, tuzak kurma, meslektaş satma, rakip batırma gibi günahları, birer kaza veya gündelik hata olmaktan çıkarıp adeta “yeni gazetecilik kitabı” gibi yazmış, “piyasa bu” diye böbürlenmişse... Bir gün dahi kurumsal, patronsal, kişisel ihtiraslar karşısında dur bırak demeden, tam tersine, dur durak bilmeden boyun eğmiş, itiraz katletmiş ve ihtiras coşturmuşsa... İstediği kadar... Bir zamanlar, daha küçük ölçeklerle daha az nüfuslu bir ülkede bile promosyonsuz 600 binden fazla satabilmiş gazeteyi, rakipleri inlerken dahi ıkına sıkına 500 bin sattırmakla... Ne yapıp edip hep koltukta kalmakla... Bir dolu kişisel veya kurumsal rakip batırmakla... Şirin kakarakikiriler ve tabii ki insani nice geyik, bol laklakla... Haberciliği öldürdüğünü sanıp sitcom ittirmekle övünsün... Veya övülsün... Vicdan, onu bile kovalar! Rahat bırakmaz hiçbir köşede! (…)”

Yalnız gazeteci, sen ya da ben…
Umur Talu’nun yazısını okurken;
bir yerlerde, güneş doğar: Işığı uzak/yakın…

Yalnız gazeteci, sen ya da ben…
Boş salona bakar, gülümser…
Son sözleri, son yazısının üzerine düşer:
“Galiba o kadar da yalnız değiliz…!”

***
Umur Talu/Dipsiz Kuyu/Habertürk 31.12.2009
“Kovalar, rahat bırakmaz! “ başlıklı yazının tamamı için:
http://www.haberturk.com.

Esra ZEYNEP www.yazete.com



Noel Baba'da İşsiz

Yeni yılınızı kutlamak istiyorum, ama…
Nasıl kutlayacağımı bilemiyorum.
Şöyle mi kutlamalı, hazır mesaj gibi:

“Yeni yılınız kutlu olsun!
2010’da herşey gönlünüzce olsun.
Sağlık ve mutlulukla, nice yıllara!”

Şöyle mi kutlamalı:
“Nice mutlu yıllara!
Hesabınıza 365 gün yatırıldı.
Güle güle harcayın!
Sevdiklerinizle paylaşmayı unutmayın!”

Yoksa, uzatmalı daha da abartmalı mı?
“Yeni yılda, tüm dilekleriniz gerçek olsun!
Hayatın en güzel hediyeleri sizin olsun:
Sağlık, mutluluk, şans, başarı, vs, vs.”

Kısa mı kesmeli:
“İyi yıllar!”
Yoksa bir çam ağacı mı kesmeli, ormandan.
Ya da, ormanından kesilenlerden bir tane almalı mı?
Bütçen boduruna yetiyorsa, bodurundan.
15 yaşındaki zavallı çama yetiyorsa, uzunundan!
Sahteleri de var, promosyonda.
Çam süslemeyene yeni yıl yokmuş gibi!
Ne kadar ışıklandırırsan, o kadar yeni yıl.
Ne kadar renkli top, o kadar hop hop.
Yok ben çam almayayım!
Çamı kesene/kestirene/alana zaten “İyi ayılar” dileyeyim!
Sözüm, doğadaki ayılardan dışarı!

Ben…
Çamları, ait oldukları yerde sevenlerdenim.
Onlara en yakışan süs, kar taneleri diyenlerdenim.
Hadi çamlara kıyamıyorum…
Noel Baba kostümü de mi kiralayamam?
Gerçi göbeğim yok ama, bir yastık tıkıştırırırım.
“Hoh hoh hooo “ diye gülerek,
yana kaymış beyaz sakalımı arada düzelterek;
sizlere neşe saçamaz mıyım?
Geyik yaparak, kızağımı sizin bacadan sokamaz mıyım?
Sizleri hediyeye boğamaz mıyım?
“Hoh hoh hooo” diyerek, sahiciymişim gibi sizi kandıramaz mıyım?

Kardeşimi aradım.
Dünyanın bir ucundan, on saat geriden…
Buruk bir yeni yıl dileğiyle çaldım telefonunu…
Aylardır kriz işsizi, ne yer ne içer?
Donanımlı, iyi eğitimli, pırıl pırıl bir genç.
Kardeşim diye değil, adam gibi adam!
“Ne yapıyorsun?” dedim.
İçi karanlık ama sesi ışıklıydı:
“Kızımı kandırıyorum…” dedi.
Kızı, akşamdan çam ağacının altına;
Sütünü ve en sevdiği kurabiyelerini bırakmış.
Noel Baba, gelsin de yesin diye…
Kardeşim; Noel Baba yerine, yemekle meşguldu.
Ve, sanki Noel Baba bırakmışçasına;
kızlarına birer küçük hediye hazırlamakla…
Gülümsedim, sarıldım ona telefondan sarılabildiğimce…
Sesimdeki şefkat; aramızdaki okyanusu yüzebildiğince…

Sonra, ailemin tek tük geriye kalanını
ve dostlarımı aradım. Meslektaşlarımı…
Herkes bir derdin ipini tutmuş, gezdiriyor!
Tepeden tırnağa ışık döşesen,
kafalarına da birer kukuleta taksan,
ellerine de, birer çaldıkça uzayan düdük versen,
yürekleri gölgeli…

İnsan olanın,
Yüreği insan atanın…
Göbek atasının gelmediği bir yıl sonu geliyor.
Abartılı, sahte, yapmacık yeni yıl mesajlarından öte;
insanlar gerçek bir umut kırıntısı bekliyorlar.

Dertleri, eve çam götürüp ışıklandırmak değil!
Eve ekmek götürmek!
Ucuz ekmek edebiyatında değilim,
İşsizliğin/ekmeğin gerçeğindeyim…
Belirsizliğin kör kuyusunu bilenlerdenim.

Ben şimdi…
İçim; için için memleketin hali iken
Yeni yılınızı nasıl kutlasam?
Çamlara kıyamam.
Noel Baba geyiğine inanmam.
Sahte ışıklar gözümü alır, bakamam.
Sade, içten, kendimce bir dilekle yetineyim:

Bir yıl diliyorum sizlere…
Acısıyla tatlısıyla; ve sevdiklerinizle yan yana.
Her “insanın” hak ettiği, insanca yaşama şartlarında…
Yüreğinizdeki gölgelere güneş…
“Boşver” deyip gülüp geçme kuvveti…
Yanındakinin varlığına sarılıp, yokluğu taşıma gücü…
Ertelediğiniz düşlerinize, tek yönlü bir bilet…
Daha nice yıllar kutlayabilmeniz için,
daha çok yaşama sevinci diliyorum sizlere.

Çamsız, ışıksız, Noel Baba’sız, hediyesiz, piyangosuz
ama yürekten…

Yeni yılınız, yeni bir umut olsun…************

Esra ZEYNEP www.yazete.com

İzleyiciler

Bu Blogda Ara