Hokkabaz’ın Koltuğu


Bir Ertuğrul Özkök Filmi
~32 kısım tekmili birden~

Perde, meşhur kükreyen aslanla açıldı.
Fakat, aslanın kafasının yerinde, Aydın Doğan’ın kafası vardı.
Kükrüyordu, ama sesi biraz daha kısıktı…

Sahneye, Ertuğrul Özkök girdi.
Genel Yayın Yönetmeni koltuğuna oturdu, film başladı.
20 yıl aynı koltukta, her rolün hakkını vererek oturdu.
Artık film o kadar uzadı ki, seyirci uyuyakaldı.
Arada bir gözlerini oğuşturup, manşetlere baktı; yine daldı.
Hangi Türkiye sahnesine figüran olduğuna, uyanamadı.
Sahneleri birbirine bağlayamaz oldu; şaşı oldu!

20 yıl sonra, dün…
Özkök, koltuğundan kalktı: “That was a good life” diyerek.
Anlamayan, bir bilene sordu: “Ne gut mu olmuş?”
“Yok yok, koltuk rahatmış” diye çevirdi, anlayan.
“Niye kalktı? Otursaydı forever/sonsuza dek” dedi, biri.
“Rahat batacak değil ya demek ki yay battı” dedi öteki.
Neyse ne, Özkök koltuktan kalktı; şezlonga geçti.
Üstünde, Tavşan Kardeş kostümü…
Kim, “Tavşan kaç!” dediyse, duyamadık.

(Tam burada müzik yükseldi: Patlak Dümbelek Korosundan Ertuğrul’a Şak Şak!
Söz/müzik: Anonim… )

Hürriyet Sitcom’un seyircisi, bu kadar dümbeleğe uyandı.
Sordu: Ne yani, sitcom yayından kaldırıldı mı?
Tekrarını yayınlamayacaklar mı? Soyunmayacaklar mı?
Üzülenlere müjde; Hokkabaz kılığındaki, Özkök’ten geldi:
“Tavşan Kardeş olamadım ama Hokkabaz oldum!”
Türk gazeteci arkadaşları, imajını ingilizce yorumladı:
“Ozkok, Forever/ Özkök, sonsuza dek…
You, you! You are good Ozkok/Sen, sen! Sen iyisin Özkök!”
“Sakal da yakıştı! What a carisma/Ne karizma!”
Hah hah ha/Hih hih hi/ Kih kih ki
Ve kopma… Veda yazıları için dağılma…

Sözün kısası, Ertuğrul Özkök hokkabaz oldu!
Halkın da beklediği buydu: Basına tüy diken bir hokkabaz!
Devamı, 2010’da! Bu basının sinemalarında!
Baş rolde yine Hokkabaz ve rol arkadaşları…
Vatandaş, mısırını aldı; gazete bayiilerine koştu!
Yorumlar duyuldu:
“Ay bayılıyorum bu sitcoma: Ertuğrul’un Çiftliği
Hanımın Çiftliği’nden daha sürükleyici!
“Aşk-ı Ertuğrul” da çekilecek mi acaba? “

Onu da çekerlerdi! Artık şaşırmazdık!
Ama önce sırada, Hürriyet’in yeni tanıtımı vardı.
Hürriyet’çiler ünlü fimlerin afişlerini canlandıracaktı.
Film seçkisi de, “Bir mum yak derdine bak” kabilindendi:
Baba
Organize İşler
Temel İçgüdü
Olağan Şüpheliler
Hürriyet Sinemasında bu haftaydı!
Pamuk Prenses ve 7 Cüceler’i beklemiyorduk, elbette.

Ama, biri film vardı ki, yazarların afişine sıralandıkları…
“Komplekssizlik” bu olamaz!
Kendini yermede, yerin dip noktası…
Reservuar Köpekleri…
Şiddet sinemasında, Quentin Tarantino’ya has bir kült!
Eli silahlı, 7 soyguncunun kanlı geri sayımı: Dan dan Dan!
Ağır şiddet, küfür, ihanet, cinayet, soygun, işkence…
Ve, aktıkça akan; kan kan kan!
Ve afişinde, soyguncu rolündeki Hürriyet’çiler…

Yanlış anlaşılmasın!
Yergim; Tarantino’nun filmine değil.
Aksine, her sinamaseverin arşivinde olması gereken, bir kült.
Benim itirazım, filmin gazeteci versiyonuna!
Kanlı soyguncu, oyuncu olduktan sonra…
Ne kadar rolüne bürünürse, o kadar iyi!
Ama bu ülkenin önde gelen kalemleri,
soyguncu rolündeki aktörlerin kafasını kesip;
yerlerine, kendi kafalarını montajlarlarsa…
Bu film, başka “film” olur!
Papağının ezberini bozan filmlerden hani…

Afişi bile, gerçeğinden daha havalı:
Ertuğrul Özkök, Fikret Ercan, Ahmet Hakan
Fatih Çekirge, Eyüp Can ve Uğur Cebeci.
Reservuar Köpekleri’nin, Hürriyet versiyonundan…
Ters ters bakıyorlar, belli dolular!
Sanki, bir yanlışımızı görseler, çıkarıp; bam bam bam!
Aman abi dedik, yan bakmadık.
Bu filme montajlanarak; ne Hürriyet’ini ilan ettiler, soramadık…
Yılbaşımızı kutlamışlar, anlamadık: Tırstık!

Bir başka fotoğraf ki; bakma, hemen yere yat!
Hürriyet Çetesi kuruldu da haberimiz mi yok?
Bu köşeyi de; eli silahlı, yeni Yayın Yönetmeni kesmiş!
Yani; Enis Berberoğlu’nun silahlı fotoğrafı…
Fotoğraf motoğraf, şeytan doldurur!
Ellerimizi yukarı kaldırdık: Teslim olduk!
Şakası bile elde patlar!
Hele gazetecinin elinde…
Bu kadarı, Tarantino’nun bile hayal gücünü aşar!
Dudak uçuklattık…

Anladık, gayet açık:
Sitcom sıkmış; artık, kara filme geçilmiş. Dan dan dan!
Ayşe’nin Temel İçgüdü’sü sönük kaldı, silahların patırtısında.
Belki de, her karesini ezberleyip; kanıksadığımızdan…
Oysa, Hürriyet’in Reservuar Köpekleri, gişede bir tarih yazdı!
Neyseki, Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’yi unutmuşlar!
Mezarında döndürmemişler…
Fotoğrafının kafasını kesip; akıllarına gelen role yapıştırmamışlar.
Bu da bir saygı! Saygıyla, eğildik…
Unutmuşlar mı; yoksa montajlayacak bir film mi bulamamışlar?
Onu da bilemedik.
Ehh, o kadar unutkanlık her hokkabazda olur dedik.

Ama pes! Biz böyle film görmedik!
Dilimizin bobini biter, bu film bitmez!
Ne “Hokkabaz”mışki; 20 yıldır, hokus pokus!
Yayın yönetmeni şapkasından, gazete çıktı derken; tavşan!
Tavşan çıktı derken, deve!
Deve hamuduyla kayboldu derken, yine gazete!
Aynı koltukta, 20 yıl hokus pokus!
İşin sırrı koltukta mı, koltukçusunda mı?
Oturanda mı oturtanta mı?
Toplumun aymazlığında mı?

Din don!
Haydi 10 dakika ara!
Şak Şaklayana
Yuhalayana
Suskun kalana,
“Patlamış mısır, alaska, Hürriyet, Frigo “

Buz gibi…

Esra ZEYNEP /www.yazete.com


Hokkabaz’ın Koltuğu 2

Bir Ertuğrul Özkök Filmi
~32 kısım tekmili birden~
2. Yarı

Filmin 2. yarısında, aslan inine çekilmiş, uyumaktadır.
Hafiften, horlamaktadır.

Ertuğrul Özkök’ün odasına bir adsız gazeteci girer.
Bir yalnız gazeteci: Ben ya da sen…
Koltuktan anlamaz; otursa düşer, hep ayakta!
Boş koltuğa bakmaktadır; boş boş…
Hokkabaz’ın koltuğuna!
İşin sırrını anlamaya çalışarak,
kendi kendine konuşmaktadır:

“Hokkabaz” kalktı.
Ben hala boş koltuğa bakıyorum, boş boş…
Sihrin sırrını, anlamaya çalışarak!
Nasıl bir koltuktu ki bu, tam 20 yıl oturdu?
Oturdu ama, gazeteciliğin neresine oturdu?
O orada oturdukça, gazetecilik nereden kalktı; nereye oturdu?
Sedat Simavi’nin, “Kalemine efendi kal, uşak olmamaya gayret et, mecbur kalırsan kır, sakın satma” ilkesindekiler düşe kalka; hatta hep ayakta kaldıkça…
Ertuğrul Özkök nasıl, 20 yıl aynı koltukta oturdu?

Koltuğa, yakından bakıyorum:
İçini dolduran malzemeye…
Astarı var mı? Çivisi çıkmış mı, toptan çivisiz mi?
Tekerlekli! Kendi merkezinde dönüyor.
Rengini seçemiyorum, olsa olsa bukalemun rengi.
Her dönemde, bir başka renk.
Kumaşı, leke tutmayan malzemeden, kaygan!
Koltukçusu, Aydın Doğan’ın elinden çıkma bir şahaser!

Manzarasına bakıyorum: Wonderful Turkey/Harika Türkiye
Bizim kırık sandalyelerden, başka bir Türkiye manzarası göründüğünden…
Bir daha bakıyorum: Özkök’ün hayali…
Manzaraya karşı ayaklarını uzatmış, at/ayı/maymun oynatıyor!
Koltukta koltukmuş sahiden!
Özkök’ün deyimi ile ne “Sitcom”muş!
Yani gazeteciliğin durum komedisi…

Peki şimdi ne olacak?
Durum komedisi burada bitti mi?
Baş rol aktörü, 20 yıl sonra koltuktan kalktı.
Bence, koltuk Basın Müzesine konsun.
Üstüne de; Ayşe Arman’ın, Ertuğrul Abisi’ne vedası konsun:

“Özkök Forever*
Biz hepimiz ondan çıktık.
Matruşka bebekler gibi.
Bir sürü yazar.
Ertuğrul Özkök bizi doğurdu (…)
Ben mesela, regl olduğum günleri, panter desenli yatak çarşaflarını yazan kadındım.
İnsanların küçümsediği, “Böyle de yazı mı yazılır?”dediği… O benim arkamda durdu.”

Ayşe Arman, çıplak itiraf ediyor:
“O bu toplumu dönüştürdü. “ (..)
Ve yazısı, toplumu/basın ahlakını dönüştüren; “Hokkabaz”a hayranlık, şükranlık, övgü ile uzayıp gidiyor.

Bu basının filmini, izleyeceklere hatırlatma:
“Kendi adına ve kendinden sonra gelecek kadın gazeteciler adına müteşşekkir olan” Arman’ın, hislerini paylaşmayan, kadın gazeteciler de var.
Kendi kendini, gazeteciliğin doğrularından doğuran!

Kadın gazeteci; erkek gazeteci…
Hokkabaz mantelitesinin doğurduğu;
Gazeteciye biçtiği /direttiği/sürüklediği sitcom rahmine…
Film afişlerinin,
arka kapak güzellerin yanına/kucağına/arkasına…
Hiç düşmemiş olanlar da var!
Şapkasından, sadace haber çıkaranlar.

İşte onların, Ertuğrul Özkök hislerine,
Özkök’ün doğurduklarının, “Özkök Forever*” vedası değil
Ancak doğuştan gazeteci; Umur Talu’nun, “Kovalar, Rahat Bırakmaz” yazısı/saptaması tercüman olabilir:


***(…) Bir insan, onca zaman elinde iyi, doğru, adil, hakkaniyetli, insani değerlere saygılı, haberin harbisine ve hakikisine sevdalı, sansüre öfkeli, başı dik, boynu dik, vicdanı hep tetikte bir gazetecilik yapma mekânı bulup da... Meslektaş canını bile yakan, belki epey parlatan ama çok hayat da karartan yöneticilik ve gazetecilik tarzını oportünizminin medcezirleri arasına katmışsa... Cezaevinde savunmasız insanların topluca katledilmesinden kimilerinin tek tek hedef haline gelmesine kadar, sonuçları açıkça istemeden de olsa, ille vesile olmuşsa... Gazetesini, gazeteciliği sık sık iktidar oyunları parçası; sivil veya askeri, ekonomik veya küresel kimi güçlerin senaryolarına kâtip veya aktör kılmışsa... Yalan, manipülasyon, sansür, otosansür, haber gizleme, manşet yamultma, iş takibi, kuyu kazma, ihbar etme, tuzak kurma, meslektaş satma, rakip batırma gibi günahları, birer kaza veya gündelik hata olmaktan çıkarıp adeta “yeni gazetecilik kitabı” gibi yazmış, “piyasa bu” diye böbürlenmişse... Bir gün dahi kurumsal, patronsal, kişisel ihtiraslar karşısında dur bırak demeden, tam tersine, dur durak bilmeden boyun eğmiş, itiraz katletmiş ve ihtiras coşturmuşsa... İstediği kadar... Bir zamanlar, daha küçük ölçeklerle daha az nüfuslu bir ülkede bile promosyonsuz 600 binden fazla satabilmiş gazeteyi, rakipleri inlerken dahi ıkına sıkına 500 bin sattırmakla... Ne yapıp edip hep koltukta kalmakla... Bir dolu kişisel veya kurumsal rakip batırmakla... Şirin kakarakikiriler ve tabii ki insani nice geyik, bol laklakla... Haberciliği öldürdüğünü sanıp sitcom ittirmekle övünsün... Veya övülsün... Vicdan, onu bile kovalar! Rahat bırakmaz hiçbir köşede! (…)”

Yalnız gazeteci, sen ya da ben…
Umur Talu’nun yazısını okurken;
bir yerlerde, güneş doğar: Işığı uzak/yakın…

Yalnız gazeteci, sen ya da ben…
Boş salona bakar, gülümser…
Son sözleri, son yazısının üzerine düşer:
“Galiba o kadar da yalnız değiliz…!”

***
Umur Talu/Dipsiz Kuyu/Habertürk 31.12.2009
“Kovalar, rahat bırakmaz! “ başlıklı yazının tamamı için:
http://www.haberturk.com.

Esra ZEYNEP www.yazete.com



Noel Baba'da İşsiz

Yeni yılınızı kutlamak istiyorum, ama…
Nasıl kutlayacağımı bilemiyorum.
Şöyle mi kutlamalı, hazır mesaj gibi:

“Yeni yılınız kutlu olsun!
2010’da herşey gönlünüzce olsun.
Sağlık ve mutlulukla, nice yıllara!”

Şöyle mi kutlamalı:
“Nice mutlu yıllara!
Hesabınıza 365 gün yatırıldı.
Güle güle harcayın!
Sevdiklerinizle paylaşmayı unutmayın!”

Yoksa, uzatmalı daha da abartmalı mı?
“Yeni yılda, tüm dilekleriniz gerçek olsun!
Hayatın en güzel hediyeleri sizin olsun:
Sağlık, mutluluk, şans, başarı, vs, vs.”

Kısa mı kesmeli:
“İyi yıllar!”
Yoksa bir çam ağacı mı kesmeli, ormandan.
Ya da, ormanından kesilenlerden bir tane almalı mı?
Bütçen boduruna yetiyorsa, bodurundan.
15 yaşındaki zavallı çama yetiyorsa, uzunundan!
Sahteleri de var, promosyonda.
Çam süslemeyene yeni yıl yokmuş gibi!
Ne kadar ışıklandırırsan, o kadar yeni yıl.
Ne kadar renkli top, o kadar hop hop.
Yok ben çam almayayım!
Çamı kesene/kestirene/alana zaten “İyi ayılar” dileyeyim!
Sözüm, doğadaki ayılardan dışarı!

Ben…
Çamları, ait oldukları yerde sevenlerdenim.
Onlara en yakışan süs, kar taneleri diyenlerdenim.
Hadi çamlara kıyamıyorum…
Noel Baba kostümü de mi kiralayamam?
Gerçi göbeğim yok ama, bir yastık tıkıştırırırım.
“Hoh hoh hooo “ diye gülerek,
yana kaymış beyaz sakalımı arada düzelterek;
sizlere neşe saçamaz mıyım?
Geyik yaparak, kızağımı sizin bacadan sokamaz mıyım?
Sizleri hediyeye boğamaz mıyım?
“Hoh hoh hooo” diyerek, sahiciymişim gibi sizi kandıramaz mıyım?

Kardeşimi aradım.
Dünyanın bir ucundan, on saat geriden…
Buruk bir yeni yıl dileğiyle çaldım telefonunu…
Aylardır kriz işsizi, ne yer ne içer?
Donanımlı, iyi eğitimli, pırıl pırıl bir genç.
Kardeşim diye değil, adam gibi adam!
“Ne yapıyorsun?” dedim.
İçi karanlık ama sesi ışıklıydı:
“Kızımı kandırıyorum…” dedi.
Kızı, akşamdan çam ağacının altına;
Sütünü ve en sevdiği kurabiyelerini bırakmış.
Noel Baba, gelsin de yesin diye…
Kardeşim; Noel Baba yerine, yemekle meşguldu.
Ve, sanki Noel Baba bırakmışçasına;
kızlarına birer küçük hediye hazırlamakla…
Gülümsedim, sarıldım ona telefondan sarılabildiğimce…
Sesimdeki şefkat; aramızdaki okyanusu yüzebildiğince…

Sonra, ailemin tek tük geriye kalanını
ve dostlarımı aradım. Meslektaşlarımı…
Herkes bir derdin ipini tutmuş, gezdiriyor!
Tepeden tırnağa ışık döşesen,
kafalarına da birer kukuleta taksan,
ellerine de, birer çaldıkça uzayan düdük versen,
yürekleri gölgeli…

İnsan olanın,
Yüreği insan atanın…
Göbek atasının gelmediği bir yıl sonu geliyor.
Abartılı, sahte, yapmacık yeni yıl mesajlarından öte;
insanlar gerçek bir umut kırıntısı bekliyorlar.

Dertleri, eve çam götürüp ışıklandırmak değil!
Eve ekmek götürmek!
Ucuz ekmek edebiyatında değilim,
İşsizliğin/ekmeğin gerçeğindeyim…
Belirsizliğin kör kuyusunu bilenlerdenim.

Ben şimdi…
İçim; için için memleketin hali iken
Yeni yılınızı nasıl kutlasam?
Çamlara kıyamam.
Noel Baba geyiğine inanmam.
Sahte ışıklar gözümü alır, bakamam.
Sade, içten, kendimce bir dilekle yetineyim:

Bir yıl diliyorum sizlere…
Acısıyla tatlısıyla; ve sevdiklerinizle yan yana.
Her “insanın” hak ettiği, insanca yaşama şartlarında…
Yüreğinizdeki gölgelere güneş…
“Boşver” deyip gülüp geçme kuvveti…
Yanındakinin varlığına sarılıp, yokluğu taşıma gücü…
Ertelediğiniz düşlerinize, tek yönlü bir bilet…
Daha nice yıllar kutlayabilmeniz için,
daha çok yaşama sevinci diliyorum sizlere.

Çamsız, ışıksız, Noel Baba’sız, hediyesiz, piyangosuz
ama yürekten…

Yeni yılınız, yeni bir umut olsun…************

Esra ZEYNEP www.yazete.com

İzleyiciler

Bu Blogda Ara